Notaların Vücuda Yararı

Daha öncede yazmıştım Kurban grubunu ilk albümlerinden beri takip ederim, beğenirim ve her daim dinlerim. Bu şarkıda onlara ait. Ancak yeri apayrı.

Hepimiz inanıyoruz ya da inanmıyorz. Aynı şeylere, farklı görüşlere, apayrı inançlara. Birbirimize saygı duydukça, aynı yeryüzünü paylaştığımızın bilincinde olduktan sonra insanoğlu bir şekilde filmin sonunu elbet bulacaktır.

Liseye başladığım ilk hafta din dersi hocamız bize “İnsanoğlu inanmaya muhtaçtır” demişti ve devam etmişti “Herkes birşeye inanır, dinlere inanan vardır, şeytana inanan vardır, ateşe, suya inanan vardır.” dedi. Bizim itirazımız olan “ya ateisteler” sorusunada; “onlarda Allah’ın olmadığına inanır, yani birşeye inanır kabul eder sonunda” demişti. Çok mantıklı geliyor bana. İnsanoğlu birşeye inanmaya muhtaçtır.

Burda dini tartışmıyorum. Tartışılacak bir durum değil zaten. Çok ince bir çizgi ve saygımın sonsuz olduğu bir durum. Ben dinimi yaşıyorsam ve saygı görmek istiyorsam, başkalarına da saygı göstermek zorundayım…

Konuma dönersem, paylaştığım Kurban’ın bu şarkısının sözleri insanı bir çok kez ve farklı yönlerde düşündürüyor. Rivayete göre şarkı Tanrı ile aç ve muhtaç bir insanın diyaloğu üzerine gitmekte. Şarkı sözünü yazan abimiz gerçekten bunu mu düşündü bilemem ama bir raya soktuğumuzda sözleri o yönde çok hızlı ilerliyor.

Biz insanoğlu hep kendimizden sorumluyuz sanarız aslında hep beraber döndüğümüz bir dünyanın üzerinde varolduğumuzu unutarak. Yardım etmeyi, anlayışı en basiti empatiyi yok ederek.

Uzun yazmamın bir anlamı yok; şarkıyı dinleyin gözlerinizi kapatarak…

 

Adını Hindistan Cevizi Koydum

Reklam, yazılı ve görsel basının hayatımıza etkisi tartışılamaz durumda. Gördüğümüz şeyler bizi bizden alıp farklı yerlere götürmekte. Reklamlar, ürün yerleştirmeler ya da herhangi bir yayında gördüğümüz birşey. Görsellik her zaman çekicidir.

Yaşım 30’ların başında ama içimde bir ergen, bir 5 yaş veledi, bir “anneeaa ben bundan istiyoruuuğğm, bana bundan alllll” var. Televizyonda gördüm, canım çekti, erkek çocuğuyum. Bir yerimin düşmesi mümkün. İstedim aldım. Anneme aldırmadım tabi. Köpek gibi çalışıp para kazanıyorum. Şuan arka fonda “ben suyumu kazandımda içtim ekmeğimi böldümde yedim” mısraları o güzel ezgisiyle kulaklarınıza ulaşıyordur eminim. Verdim parasını, aldım. Neyi mi aldım? Hindistan Cevizi.

Evet Survivor denen zımbırtıyı arada izliyorum. Annem manzara görüntülerine bayılıyor. Bende eşlik ediyorum ona. Diyorum anne seni yollayalım. Soruyor “Sigara ve çay yasak değil mi?” “Evet anne” “Ben gidemem oraya ölürüm çaysızlıktan filan.”. Kadının açlık, sıcak, börtü böcek umurunda değil. Acun abi ona sigara izni verse bir de semaver koysa annem asrın survivorı olacak.

Konumuza dönersek hindistan cevizini yiyorlar bizde izliyoruz. Böyle beyaz beyaz ne güzel görünüyor. Zaten bizim nesilin tropik meyvelere zaafı her zaman bilinen bir şey. Filmlerde, çizgi filmlerde elde Hindistan Cevizine takılmış pipetli kokteyller. Ananaslar… Hep içimizde büyüyünce bende yapacam ulan hırsı. Büyüdük noldu. Sorun bizim ülkedeymiş. Yurt dışında elde etmek o kadar kolay bunları ama bizim ülkemizde meyvesini zor buluyoruz.

Hindistan cevizi küçüklüğümüzden beri yediğimiz Cocostar’dan ibaret bizde. Merak ettim, özendim aldım. Eve getirdim ilk tepki annem; “bu torbanın içindeki kıllı, tüylü şey nedir?” “Maymun yumurtası anneea” Saçmalama” biraz bekleyip “ciddi misin?” sorusu, “anne hindistan cevizi o”. Kadın haklı hayatında hindistan cevizi mi görmüş? Annem “ben ellemem onu napıyorsan yap” dedi çekildi. Asrın hatasını yaptığını çok sonra farkedecekti. Kader ağlarını örerken, sevgili oğlu youtube’dan hindistan cevizi nasıl şey edilir videolarına gömülmüştü bile. Aaa ne kadar basitmiş, hindistan cevizini yemediğim günlere yanayım dedim kendi kendime. Demez olaydım.

Pazar günü evdeyim, gayet işsizim. Babama seslendim “babaaaağğğ hindistan cevizi kırayım yiyelim miiii?” diye. Babam kalp ameliyatından sonra bizim gestapo diyetinden sonra birşey yer misin sorusuna hayır demiyor. Adamı o kadar sıktık ki bir ara “iyileşeyim evden kaçıp kaçıp yemek yiyecem” diyordu. Cevap verdi: ” Hadi kırda yiyelim, suyunu ziyan etme içeriz.”. Adam olaya hakim.

Neyse tüylü arkadaşı aldım elime videodaki gibi delik açıp suyunu çıkarttım. Babam ile içtik. Sıra geldi kırıp yemeye. Olay da burda başlıyor. Videoda ekmek bıçağına yakın birşey kullanıyorlardı. Kullandım olmadı. Mermere vurdum, mermer kırılacak gibi oldu vazgeçtim. Bıçak bileyicisi masat ile vurdum, masat kırıldı. (Bu aramızda kalsın annemin hala haberi yok.)

Bir ara vazgeçtim olmuyor dedim, nasip değilmiş dedim, babama “boşver çay demleyeyim çay içelim” dedim. Babam “hindistan ceviziiiii” diye isteğini yineleyince biraz dinlenip ikinci raunda soyundum. Kızdım, sinirlendim, yere fırlattım; elbet kırılır diye. Yerdeki fayans kırılıyordu, arkadaşta çizik bile yok.

Arada es vermem gerek. Radyoda her sabah severek dinlediğim ve tweet’lerim ile taciz ettiğim Modern Sabahlar’ın günlük konusu; “özendiğiniz şeyler” olunca bende hindistan cevizi ile olan savaşımı anlatan görselli tweetimi paylaştım. İsmini sesinden çıkartamadığım 3 güzide radyocu abimden biri; “naylon poşete koyup yere vursa kırılırdı” önermesini söyledi. Evet mantıklı bir eylem ancak üst paragrafın sonunda belirttiğim gibi fayans kırılıyordu. O naylon torbaya beni koy, yere fırlat her tarafım kırılırdı ama hindistan cevizi arkadaş bana mısın demiyordu. Sanada selam olsun sevgili radyocu abim 🙂

Ne yapacam ne yapacam derken birden mutfakta annemin ne için kullandığını çözemediğim taşı gördüm vura vura kırmayı başardım sonunda. Mutlu son. Beyaz kısmına eriştim. İlk tadına bakma şerefine eriştim. Evet güzel. Fena değil. Çiğnedikçe çiğniyorsunuz. Yemesem aramam. Yedim ama mutluyum. Duygulardan duygulara atıyorum kendimi.

Ama savaşın galibi bendim. Başarmıştım. Babamla hindistan cevizi yemiştik. Pazar gününü taçlandırmıştım. Bence pek bir sorun yoktu. Taa ki annem mutfağa girene kadar. Bir bağırış bir figan sesi.

Koştum “nolduuu?” dedim. Ben zafer sarhoşu olduğum için görmediğim geride bıraktığım savaş alanını ayıkken gördüm. Sonra annemin bana bakışını gördüm. Direkt tüydüm. Annem oda oda beni ararken ben gardrobun içinde resim paylaşıyor, yardım arıyordum. Babam masumu oynadı. “Beni o ikna etti. Beni o kandırdı” dedi. Olaydan sıyrıldı. Tek suçlu benim. Zaten annem mutfağa girmemi onaylamıyor ve yeteneklerimi köreltiyordu. Şimdi siper kazdı mutfağın önüne. Yaklaşınca yumurta atıyor şimdi. Hala aklına geldikçe evin içinde kovalıyor beni. Sabah erken çıktığım için uyanmamış oluyor tehlikesizce evden çıkıyorum, eve döndüğümde de annem yorgun oluyor. Doğal bir ateşkes var aramızda şuan. Ama dedim ya aklına gelince bir heyheyleniyor.

Siz siz olun her gördüğünüze özenmeyin, ben özendim de noldu? Başım göğe mi erdi? Video sitelerinde çok basit yapılan şeyler o kadarda basit olmuyormuş öğrendim. Ben yandım siz yanmayın. Annem evde interneti yasaklamaya kalktı bu yüzden babam isyanı bastırdı. Yapmayın etmeyin.

20170326_155922

Aaa Vallahi Yine Otobüs

Toplu taşıma, hayatımızın gerçeği. Hepimiz kullanıyoruz ve çoğunlukla aynı şeyleri yaşıyoruz. Neden gelip yazıyorum çünkü yazmayınca birikiyor, birikince oramdan buramdan fışkırıyor kötü görüntü oluyor. Bende gelip derdimi birileri okur diye anlatıyorum.

Her sabah ve akşam olmak üzere bilfiil toplu taşımayı kullanmaktayım. Sinemalar halt etmiş bu araçlarda yaşanan durumların yanında. Aşk, gerilim, bilim kurgu, macera ne ararsan toplu taşıma araçlarında bulabiliyorsun. Hemde 3 boyutlu olarak. Konuya hakimiyet üst düzeyde ve hatta dahil bile olabilirsiniz filme. Sıkıldın mı hoop in başka otobüse bin, yeni bir film seni beklemekte. Başını kaçırsanda konular genellikle bilindik sorun olmuyor. Daha iç açıcı romantik ya da belgesel tadında birşeyler istersen bin vapura oohh mis. Çay serbest, martılar simide ortak. 5 boyutlu film 360 derece manzaralı. Yok biraz gerilim olsun dersen in metroya. Yer altı konulu olaylar olaylar. Nostalji mi seviyorsun bin tramvaya. Hemde çok ucuz. Bir sonraki film aktarmalı oluyor. Aylık abonmanın varsa tadından yenmez.

Size sinemaya gitmeyin demiyorum elbet gideceksiniz ancak bu gerçek ve çok çeşitliliği hiçbir sinemada bulamazsınız.

“Tiyatrolardan bahsetmiyorum, tiyatroya gitmelisiniz, gitmek zorundasınız. Tiyatroya gitmeyenlerin ağzını burnunu kırmak lazım. Destek ve saygı isteyen en önemli sanat koludur. Hani küçükken annelerimiz burnumuzdan sıkıp zorla şurup içirirdi ya bize, benimde aynı şekilde insanları tiyatroya götüresim var. Gidin arkadaş tiyatroya. ”

 

Otobüse geri dönersek, otobüs içi tam bir mozaik. İşine gitme telaşında olan, sınava girecek stresli öğrenci, ben zenginim arabam tamirde bakışlı teyze, oh be karı dırdırından kurtuldum diyen asık suratlı koca, aman bana değmesin ‘erkek’ abdestim kaçar diyen genç-yaşlı başörtülü kadın, benim gibi film izlemeye gelmiş vatandaş, yer bulsam da otursam avcısı, anarşist dayı, gayet liberal abi… Saymakla bitmez. Yurdum insanı çok güzel. Ama saygı, hoşgörü ve sevgi orantısızca eksik hepimizde. Doktorlar reçetesiz yazsa ya bize. Ne güzel olur. Bunu toplu taşıma araçlarında daha iyi gözlemliyorsunuz.

Hele bir çeşit insanoğlu var ki ona ayrı paragraf açmak zorundayım. Paragraf israfı değil. Sevgilisi ya da eşiyle -özellikle otobüs- binen insanlar çok enteresan davranış sergiliyorlar. Tamam genellememek lazım ama gördüğüm kadarıyla çoğunluk bu yönde. Eğer hatun kişisine yer bulmuş ve oturtmuşsa sınırda nöbet bekleyen asker kıvamında başında bekliyor. Olduğu yere yapışan tip kadınını yalnız bırakamıyor. Neden? Çünkü kaparlar. “Arkadaşım arkaya ilerle binenlere yer açılsın” uyarısına “nöbet kutsaldır” bakışı atıyor. Eğer şanslı ve iki kişilik yer bulmuşsa değmeyin keyfine. El ele tutuşmalar -ki lan yan yanasınız bir yere kaçamaz elinden neden tutuyorsun?-, etrafa “benim o benim o” bakışları, omza başkoymalar, öpüşmeler, cilveleşmeler. Nedir bu ya? Bazen insanlara bodoslama girip kızıyoruz yobazlık yapmayın diye ancak ipin ucunu gerçekten kaçıranlar var. Bazen benim bile “olan var olmayan var ayıp oluyor” diyesim geliyor. Eğer ikisi de ayakta gitmek zorundaysa erkek eşinin arkasında onu tehlikelerden kendini feda edercesine korumak amaçlı sarıp sarmalama görevini üstlenmekte. Bu benim gözlemlediklerim tabi ki genel-geçer değil ancak genellikle-geçer.

İşten yorgun argın çıkıp ilk duraktan otobüse biniyorum. Oturabilmek için. Tabi duraklar geçildikçe kalabalık ve yaş ortalaması artıyor. Geçenlerde oturmuşum arka tarafta dörtlü tabir edilen bölümde bir koltuğa ve gerçekten halsizim. Benden taş çatlasın 10 yaş büyük bir teyze oturdu karşıma koşar adım. Duraklar geçildikçe malum yaşlı insan sayısı da arttı. Bir amca geldi başımda durdu. İnanın ayakta duracak halim yok. Utandım ama yerimden kalkamadım. Dakikalarca beni kesen teyze sonunda ağzından ses çıkardı “yer versene amcaya” diye. Bende “emir kipiniz hoş değil, durumum müsait olsa yer verirdim” deyip “amcacım gerçekten halsiz ve yorgunum” dedim amca saygı gösterdi ama ben durmadım; “hanımefendi siz neden yer vermiyorsunuz bana diyeceğinize siz yer verin ben utanayım” dedim. Kadın “benim oturmam lazım” dedi. Sadece bunu dedi ne cevap vereyim ki buna? “Aman otur kalkma” dedim olay kapandı zaten 5 dakika sonrada indim otobüsten. “Benim oturmam lazım” ne demek? Rahatsızlığın varsa belirt, ayıp bir şey değil ki. Ne yani senin popon kıymetli illa bir yüzeyde bulunması şart mı? Bizim popomuz gayri ihtiyari düz yüzeylerden uzak mı kalmalı? Bizim popomuz bize demez mi “beni de bir yere yerleştir”? Kadın kısaca “benim popomun bir koltukla yüz göz olması şart” diyor. Benim popomda gayet laubali olabilir bir koltukla ne eksiği var? Senin popon benim popomdan yaş ve ebat olarak büyük olmasının bir önemi yok ki. Akıl yaşta değil başta ve pek tabi ebatı değil işlevi önemli.

Süslü kokonalara ve karısını ya boşamış ya gömmüş ama avcılığa devam diyen gayet çapkın ve genç ihtiyar amcalara yer yok. Gitsinler ayakta.

Bu yazının devamı mutlak gelecek.

 

 

Notaların Vücuda Yararı

Ruhumuzu doyurmaya devam edelim derim. Bedenin gerçek anlamda tokluğu mümkün ancak ruhumuzu doyurmak, tatmin etmek o kadarda kolay olmuyor maalesef.

Kurban grubunu ilk albümünden beri takip ederim, dağıldılar birleştiler; olaylar olaylar…

Şarkı biraz sert ve tam bir “Niyetimiz kimseyi kırmak değildir, şuradakini buraya koymak değildir; arada bir zulfü yare dokunduk, tam yerine rast geldi manzara koyduk…”‘tur.

Can alıcı kısmı sonunda, aynı bu sözlerdeki gibi…

Sanki doğar doğmaz ilk duyduğuna inanmış
Hemen ardından da kapıları kapatmış
Yeter ki şu aciz beden tam doysun
Zaten ruh ve akıl bataklığa saplanmış

Hem cahilsin hem de akıl verirsin
Sana maruz kalan nasıl delirmesin?
İşe yarar bir şey olsa aklında
İblis oturabilir miydi şimdi sarayda?

Apışının arasıyla düşünen
Yaratanı yapma dese de yapar
Ölünce elbet herkese bir ev var
Ve bir kısmının manzarası ateştir.

Notaların Vücuda Yararı

Müzik ruhun gıdasıdır dedik ya o çizgiden devam edeyim.

Eğitim sistemimiz 317856 kere değiştiği için çok düzgün bir sisteme sahip olduğumuz söylenemez. İlkokul 5. sınıfta Anadolu Ortaokulu sınavlarına giren son nesilden biri olarak mağdurumda mağdurum diyebilecek biriyim.

Şimdiye kadar sınav sistemi değişti, sınıf sistemi değişti, dersler değişti; değiştide değişti… Değişmeyen tek şey zihniyet oldu. Öğretmenliği esnaflığa, okulları ticarethaneye çeviren şahıslar yeni nesil dediğimiz kitleyi ince kıyım doğramaya devam ediyor.

Öğretmenliği, eğitimciliği doğru düzgün, hakkıyla yapan ve çocuklara sevgi ve saygıyı aşılayan kişileri bu çizginin dışında bırakıyorum elbet. Onlar iyi ki varlar.

Öğretmenliği memurluk olarak gören, öğrencilerine kalıba sokan ve kalıptan bir adım öteye gidemeyen öğretmenlerimiz aslında kendine yapılanın intikamını alıyor aslında. “Ben çektim, onlarda çeksin.” Evde eşiyle kavga eden sınıfta hıncını kimden alıyor bilin bakalım?

Eğitimci olmak zordur. Öğretmenlik meslek değildir. Heykeltraştır, sanatçıdır öğretmen. Eğitimci rehberdir.

Ama bu ülkemizde imkansız.

Bu şarkıda bu durumu çok iyi anlatıyor, sözlerine hatta klibine detaylı bakınca tamda bizi anlatıyor:

Notaların Vücuda Yararı

“Müzik ruhun gıdasıdır”

İlkokul zamanlarımda; babamın bir arkadaşı ile arabayla Karacaahmet Mezarlığı’nın önünden geçerken babamın radyoyu kapatması üzerine Arif abi “Abi ne kapatıyorsun müzik onların gıdası dinlesinler, doysunlar” demişti. Gülmüştük.

Müzik ruhun gıdası olmasaydı, müzik ile tedavi gün yüzüne çıkar mıydı? Su sesi ile müzik ile tedavi yapılırmış eskilerde ve hala da geçerlidir.

Dinlemeyen, sevmeyen insan azdır. Teknolojinin nimetleri ile her yerde yanımızda. Evlenmeye niyetlendiğim zamanlar tek hayalim radyolu duş kabiniydi. Duş yaparken ben söylemeyeyim, söyleyeni dinleyeyim demek doğrusu bence.

 

Herkesin yaşanmışlığı vardır, yaşla yaşlanılmıyor maalesef. Yaş yüze çizik katar sadece. Ama yaşanmışlık ağırdır, kısa bir programla 50 yıllık hayatı sana 5 yılda yükleyebilir. Deneyim yaşla kazanılmaz uzun lafın cücesi.

Benimde yaşanmışlığım var elbet. Yaşattıklarım da var. İyi ya da kötü. Bir teraziye koysak ölçmek ya da karar vermek benim haddime değil.

Dinlediğimiz müzikler, sanatçılar bazen hayatımıza yön verir. Evet bu sözler benim beynimde zaten dönüyordu, bu melodi kalp çarpıntımla eş gibi. Kendimize adarız o şarkıyı.

Galakside bir zerrecikken kendi hayatımızın başrol oyuncusuyuz ve o şarkıda bizim film müziğimiz olur.

Benimde bir dönemimde -ki nişan atmıştım- dibe vurmadım, hayatım kararmadı, dimdik durdum ayakta. Ama bir eksiklik vardı. Anlatamadığım. Zamanla geçen. Geriye baktıkça aydınlandığım.

İşte o zamanlarda “evet bu beni anlatıyor” dediğim şarkıdır:

 

 

 

 

Yine mi Otobüs?

Otobüs hikayelerim, isyanlarım bitmez benim. Çünkü her gün yeni şeyler öğreniyor ya da yaşıyorum. Bunu neden mi size anlatıyorum? İsyan yazıdan geçer.

Hepimizin illet olduğu şoför tepkileri: “Arkaya ilerleyelim lütfen”, “Arakada boş yerler var”, “Biraz sıkışalım bekleyenler var” gibidir. Yolcuların şoföre verdiği cevaplar da efsanedir; kitaplar, filmler yapılır. Senaryonun kralı çıkar.

otobusteki halim benim gordugum gercekte olan soforun gordugu

Evet çoğunlukla ağzına kadar dolu otobüsü boş gören şoförlerin “Boş yerlere ilerleyelim” tepkisine “Üst katı aç kaptan burası doldu” cevabı vermişliğim, tartışmışlığım çok olmuştur.

Ancak bazende empati yapmamız gerekir. Orta kapıyı sahiplenip, gram adım atmaz duruşumuzu yumuşatmamız gerekmez mi? Orta kapıda bekleyip ön tarafı şişirince duraktaki insanlar binemiyor otobüslere. Otobüsün arka kapısından inmek şerefimize leke sürmüyor. İlerleyelim arka tarafa. Eğer nefes alamayacak duruma gelirsek şoförü parçalayabiliriz en emekli halimizle.

Sabah işe gidebilmek için aktarma yaptığım otobüs farketmiyor; Üsküdar’dan Kadıköy’e gitsin bana yeter. Belli aralıklarla gelen otobüsleri ön taraftan görünce aman Allah’ım bu ne kalabalık diyorum, ben buna binersem ya bana ayıp olur ya da başkasına ayıp ederim. O kadar dolu gözüküyor. Tüm gururumla “Ben boş otobüse binecem arkadaş” dercesine beklerken önümden dolu diye geçen otobüsün içine bakınca arka tarafların gayet boş olduğunu -ki halay çekecek kadar boşluktan bahsediyorum- orta kapıda bir tıkanıklık görülmekte ve acil by-pass ihtiyacı vuku bulmakta. Sayın yolcular neden orta kapıyı meşgul ediyorsunuz? Neden arka tarafa geçmiyorsunuz da ben ve benim gibi bekleyenleri mağdur ediyorsunuz. Ne var orta kapıda? Özellikle öğrenci kardeşler tutundukları yeri bırakamıyorlar, sürüklenmekten ve akıllı telefonlarını kurcalayamamaktan korkuyorlar. Oysaki hepimiz gayet sıkış ve tepiş gidebiliriz boşlukları doldurup. Bir yolcu gibi tek ve hür; bir 500T gibi kardeşçesine.