Maymundan Gelmedik Ama Keşke Maymuna Gitsek

Ergenlikten yetişkinliğe geçtiğimden beri kendimden küçüklere hep anlayışlı davranmışımdır. Kendi çocukluktan çıkınca çocukları sevip, kollamaya başlıyor insan. Kimiside sevmez kendinden küçüğü. Ben öyle değilim. Kuzenlerimin çocukları oldu hep yanlarında oldum, sevdim uğraştım.

Uzun lafı cücesi, çoçukları severim. Mıncıklarım, uğraşır delirtirim. Günümüz dünyasında artık her ne kadar sevmeye çekinsemde gördüğüm yerde şebeklik yapıyorum.

Ancak gördüğüm kadarıyla çocuklar sorunlu büyütülüyor. Bizim yetişme tarzımızla elbet uymayabilir günün olanakları ya da teknolojisi. Ancak belirli çizgiler vardır, bunları rayına oturttuktan sonra zaten çocuk bir şekilde büyüyor. Eğitimini kolaylaştıyor. Eğitimin yeri yurdu önemli değil şahıs eğitilmeye açıksa akıp gidiyor yolunda herşey.

Sokakta çok gezdiğim, olası bir sokak çocuğu olduğum için gözlemleme şansım çok oluyor. Etrafımda, kendi ailemde dahil büyütülen çocuklar laboratuvar ortamından hallice büyüyor. Yatma-kalkma saatleri belli, ders saatleri belli, yiyecekleri standart. Bildiğimiz sanal bebek durumu. Sesleri duyar gibi oldum “bekara karı boşamak kolaydır” ama çocuğum olsa gezen tavuk modunda büyütürdüm. Serseri olsun, düşüp kalksın ama yeter ki insan olsun, adam olsun.

Geçen hafta sonu sinemaya gittim. Eskisi kadar dolmuyor sinemalar, salonda tek başıma film izlediğim bile olmuştur. Film başlamak üzere bir yetişkin ve arkasında 5 tane boy boy ufaklık içeri girdi. Bildiğiniz ördek dizilişi. Gittiğim film 13 yaş altının ebeveynleri ile izleyebileceğini belirtir uyarı çıktı, başlarında bir yetişkin var sonuçta.

Çok zeki bir insan olmadım, iyi okullardanda mezun değilim. Üst düzey bir işimde yok ama çok şükür ki annem-babam bana nerede nasıl davranacağımı çok iyi öğrettiler, adab-edeb ile büyüttüler. İlk önce insan olmam gerektiğini aşıladılar. Hayatım boyunca, kıyafete, diplomaya ya da statüye önem vermedim; insan olmaya özen gösterdim hem kendimin hem karşımdakinin.

Konuya dönecek olursam bu ördek yavruları geldiler arkama oturdular. Normalde sinema boş başka yere geçebilirdim ama “ben bu bilete para verdim yerimde oturucağım ulan” dedim. Dakika bir gol bir sinema başladı bunlarda konuşmaya başladı. Başlarındaki yetişkin susun diyor ama tam olarak susmuyorlar, bir kaynatma söz konusu arkada. Zaten daha sonra yanlarındaki yetişkinde oluruna bırakıp filme daldı. Bir şekilde yerlerinde durmuyorlar, ya konuşuyorlar ya da öndeki koltuğu tekmeliyorlar. Dakikalar sonra sağıma bir döndüm yanımdaki koltuğun tepesinde bir çift ayak, küçük hanım terliği-ayakkabıyı atmış ayağını uzatıyor. İrkildim “noluyoruz” dedim. Ulan 1 metrelik boyunla ayağını oraya nasıl yetiştirdin arkadaşım? Sanki evinin salonunda oturuyor. Ben yanımdaki insanı rahatsız etmemek için bacak bacak üstüne atmam bunlardaki rahatlık çok fazla. Tam arkamda oturan diğer ufaklıkta “o ayağını uzattı bende durmamalı ve uzatmalıyım” inadı ile 90 santimlik boyu ile bacaklarını yetiştiremedikçe beni tekmelemeye başladı. Tekmeden kastım koltuğu tekmeliyor, bende Pendik minibüsündeymişçesine sallanıyorum. Döndüm ters ters baktım olmadı, ofladım pufladım olmadı. Kalkıp ağzına iki tane vursam çocuk bu bir günahı yok ki. Başlarındaki sorumluyu baktım umursamadı. Sorumlu ebeveyni dövsem boş yere atraksiyona gerek yok hem dayak yeme ihtimalide var. Normalde olsa film arasında uyarabilirdim düzgün bir dille ama boşu boşuna olacağını düşündüm, ebeveynin hareketleri de farklı değildi. “Küçük dağları ben yarattım” pozundaydı. Zaten kendisi düzgün olsaydı yanındaki çocuklarda sinemada nasıl davranacaklarını bilirlerdi. Yerli yersiz sinemadan çıkıp-girmeler, konuşmalar, tepinmeler. Ben böyle davransaydım annem-babam beni bir daha sinemaya götürmezdi. Bana ceza olsun diye değil, kendileri rezil olmasın diye.

FB_IMG_1500197984314

Problemde burda başlıyor, eğitimsel olarak gelişim gösteren çocuklar yetiştirirken içi boş bireyler olmasına neden oluyoruz. Oturmasını kalkmasını bilmeyen, nerede nasıl davranacağını çözemeyen, edeb-adaptan uzak robotlara sahip oluyoruz. Bir çocuğun dünyadaki ülkelerin başkentlerini bilmesi elbet güzel ancak, sokakta yürümeyi bilmiyorsa bence içi boş. Bir çocuğun kafasından bilmem kaç basamaklı sayıyı bilmem kaç basamaklı sayıyla çarpması ve sonucu doğru söylemesi yetenektir ancak lokantada yemek yeme adabından uzaksa içi boştur. Hepimiz istiyoruz ki çocuklarımız zeki olsun, iyi okullarda okusun  iyi eğitim alsın, iyi yerlerde üst düzey mevkilerde çalışsınlar. Komşu çocuklarından daha başarılı olsunlar. Çünkü siz kendinizin övülmesini istiyorsunuz. “Bak çocuğunu ne güzel yetiştirmiş”. Öyle olmuyor işler. Öğretmenlerin “zeki ama çalışmıyor” cümlesi gibi toplum içinde kullanılan “zeki ama terbiyesiz” kalıbı yer bulmaya başladı.

Benim yaşadığım durum buna en basit örnektir, muhtemelen hepsi kolejde okuyor, haftanın 2-3 günü bilmem ne kurslarına gidiyor, hafta sonu özel dersler, etkinlikler peşinde koşuyorlardır.  Çok başarılıda olsalar sinemada oturmayı bilmiyorlarsa bence içleri boştur. Ama onlar çocuk derseniz bende ağaç yaşken eğilir derim. Bende çocuk oldum, nerde nasıl davranacağımı anam-babam öğretti.

Hepimiz çocuk olduk, yaramazlık yaptık. Ama yaramazlığın bir sınırı elbet vardı. Herşeyin bir sınırı vardır. Ancak yaramazlık ile şımarıklığı ayırmak gerekir. İnce bir çizgidir. Çocuklarınızı şımartmayın, topluluk içine girince daha doğrusu dış dünya ile tanışınca çok kötü bocalıyorlar. Burunlarının sürtmesi elbet onlara hayatı öğretir ancak bu şekilde hayatı öğrenmeleri çok doğru değil. Elbet bocalayacaklar ama ayakta duracak güçleri, düştüklerinde kalkacak cesareti olduğunda bocalasın. Ona göre yetiştirin çocuklarınızı. İnsanlığı öğretin, merhamet etmeyi öğretin, edeb-adab öğretin. Saymayı-sevmeyi öğretin. Aldırdığınız diplomalar, gönderdiğiniz kursların elbet hayatlarına katkısı olacaktır ama insan olarak yetiştiremedikten sonra neye yarar. Bence boş. Bu benim görüşüm tabi ki. Genel-geçer bir durum söz konusu değil.

Ben tek çocuk olarak büyüdüm, şımartılmanın çizgisinde büyüdüm ama hiç bir zaman şımarık bir çocuk olmadım. Çok yaramazdım ama nerde nasıl duracağımı bilirdim, bilmesem bile anne-babamın bakışlarıyla durdurulabiliyordum.

Çocuklar yaramaz olacaktır, haylazlık yapacaktır. Bu olması gereken ama şımarıklık ya da terbiyesizlik boyutu işi değiştiriyor.

Günümüz ebeveynleri, ürünlerin doğalını ararken çocuklarını doğallıktan uzak tutuoyor. Tavukların serbest gezenini ararken çocuklarını utanmasalar tasma ile gezdiriyorlar.

İzlediğim film Maymunlar Cehennemi 3: Savaş’tı. Sinemadan çıkınca arkamdaki bücürler nedeniyle insanlığımdan utandım. Maymunların “insandan gelmedik ama insana gidiyoruz” cümlesini kullanabileceğini düşündüm. Bizde keşke hayvanlar kadar duyarlı olabilsek…

Halka Serzeniş

Ey Halkım,

Uyanın, okuyun, dinleyin. Eylemsiz kalmayın. Biz durdukça tepemize biniyorlar farketmiyor musunuz?  Dört nala koşturuyorlar bizi; nalsız, eyersiz. Kaşağı romandan ibaret. Ömer Seyfettin’in cenazesi gibi bizde sahipsiz kalacağız. Bakın etrafınıza griden başka hangi renk var? Grinin üzerine, kamufle edilme amaçlı sürülen renklerden bahsetmiyorum. Ağaç ya da her hangi yaşayan yeşil bir canlı var mı? Sinekler ve biz. Onlarda Kara. Olası sokak köpekleri ve kediler.

Binalara esir olmuşuz anlamıyor musunuz? Apartman daireleri mezarımız olmuş. Yeni nesil mezarlar bile dubleks. Betonerme hayatlar. Gri’nin 50 Tonu’nu biz İstanbul’da gayet net yaşıyoruz. Mazoşistçe.

636323804786722021

Ey dostlar,

Kentsel dönüşüm adı altında anılarımızı yıkıyorlar anlamıyor musunuz? Çocukluğumuzu yıkıp yerine tabutsal daireler dikiyorlar. Dadandığımız ağaçları kesip, inşaata katıyorlar. İtiraz edince yenisini dikeceğiz diyorlar. Daha fazlasını dikeceğiz diyorlar. Peki ya anılarımıza ne olacak? Anılarımızı da dikebilecek misiniz yeniden? Yaşanmışlıklar yeniden tohumdan fidana geçebilen bir şey değil ki. Siz bizim çocukluğumuzu yıkıyorsunuz. Evet bir dönüşüm söz konusu başkalarına anı yaşayacak alanlar sağlıyorsunuz çok fazla paralara. Ama ya bizim yaşanmışlıklarımız? Çok mu bencilim? Hayır ben bencil değilim, insanlar çok paragöz.

Hangi ara bu kadar yeni manyağı olduk? Eskimeden atıyor yenisini alıyoruz? Eskimişin bir değeri var anlamıyor musunuz? Çok çabuk tüketiyoruz, tüketme süresi daha varken sıkılıp atıyoruz. Neden tahammülsüz olduk bu kadar? Eskiler sağlam olur halbuki. “Eski Toprak” deyimi neden var?

Eskimişi yıkıyorsunuz amenna, daha sağlam binalar dikiyorsunuz ona da eyvallah. Ama ya bizim çocukluğumuz? Az katlı binalar, ağaçlı bahçeler? Saklambaç oynarken saklandığımız soteler? Onlarıda farketmeden yıkıyorsunuz. Çocuklara fırsat vermeyen binalar dikiyorsunuz. Şekilsiz beton ve tuğlaları bir araya getiriyorsunuz. Uzun uzun göğe ulaşacakmış gibi çok katlı yükseltiler koyuyorsunuz. Anılarımızı gömdünüz, gözümüze sokuyorsunuz. Manzaramızı bozuyorsunuz. Adamın asabını bozuyorsunuz.

İstanbul şantiye alanı oldu. Kamyonlar, vinçler ve her yer toz içinde. Toz içindeki arabalara “Beni yık, yenisini yap” yazıyorum. Çamurdan, tozdan leş bir hayat sürüyoruz.

Ey vatandaşlar, Ey Ahali;

Duymuyor musunuz? Hayatımızı ilk önce kahverengine daha sonra griye boyuyorlar. Neden sessiz kalıyoruz? Az metrekareler neden susturuyor bizi? Her taraf toz içinde, sabah yolda yürürken tozdan kahverengiye dönen beyaz bir kedi gördüm. Beyaz çok çabuk kir gösteriyor. Beyaz giyemiyoruz söz oluyor.

Uyansanıza, yeteri kadar uyumadınız mı? Konuşsanıza yeteri kadar susmadınız mı?

 

Arkadaş, Arkadaşın Arkadaşıdır

Arkadaş, arkadaşın arkadaşı ve aynı zamanda zepevengidirde. Bunu başlığa yazıp edepsizliğimi açıkça yapamazdım. Burdan gizli gizli yapıyorum edepsizliğimi. Edeb ya hu diyen büyüklerimiz vardı bizim. Biz büyüdük onlar unutuldu. Unutulunca bizde edepsizliğe vurduk. Ama içim temiz benim. Kötü biri değilim. Büyüklerimin yanında çok edepli yaşıtlarım ve küçüklerimin yanında gayet terbiyesiz birisiyim.

Kendimi yeteri kadar gömdüm, konuma döneyim. Daha önceki bir yazımda yakın bir arkadaşımın bana kız bulmasını ve sonuçlarını anlatmıştım. Kafa ütüleme ile başlayıp, feryat figan biten deneme sonrası ben uslu durdum mu? Tabi ki hayır. Arkadaşımı deli edercesine kapısını tırmaladım, “camına taş atarım uyutmam” tehditlerim en masumuydu. Arkadaşım tehditleri sallamadı tabi ki. Kendisi halime acıdığını belirtti ve tekrar deneyeceğini söyledi.

Tekrarlamakta fayda var amacım sapıklık ya da abazalık boyutunda değil; sadece elimi tutacak, seviyorum diyebileceğim birisini istiyorum. Tamam hormonlarımın az buçuk esiri olmuş olabilirim. Çünkü yine olayımız lise yıllarımın başında, önceki talihsiz buluşturma olayından bir sene sonra geçiyor. Yani ergenlik ve hormonlar el ele benim oramda buramda horon tepiyor. Ama gerçekten masumum. Elini tutayım, gözüne bakayım kafasındayım. Nasılsa gerisi gelir diyor içimdeki azman. Beynim ile içimdeki azman birbiriyle anlaşamıyor. Azman beynimi dinlemiyor, beynim azmanı öldürmek istiyor. İçimde iç savaş vakitleri.

Arkadaşımı deli etmek suretiyle “bana kız bul lan” talebimi karşılayacağını belirtince dünyalar benim oldu. Heyecanmalar, hayaller, görülen rüyalar, devrilen kamyonlar. Arkadaşıma elini çabuk tutmasını söyleyince bana “beğenmiyorsan başka zepevenk bul” diye çıkıştı. Soramadım ona “hangi ara işi bu kadar sahiplendin” diye. Sorsam kan çıkacak, kız bulmaktan vazgeçecek hem kanım akacak hem de kızsız kalacam. Mantıklı değil. Kanatsız meleğim.  Arkadaşım kız olduğundan ve tatlı sevdiğinden çikolata ile kandırabiliyordum. Lise öğrencisiyim ne bekliyorsunuz ki? Çikolata alacam tabi. Kız gelecek yerden çikolata esirgenmez.

Haber bekliyorum, arkadaşım adaylar arasında eleme usulü araştırma yapıyor. Geçen seferki hüsrana uğratmak istemiyor. Müşteri memnuniyeti bu olsa gerek. Aslında arkadaşım Esra Erol’un, Seda Sayan’ın tahtını çok rahat elinden alırdı ama farklı bir meslek dalında uzmanlaşmayı seçti. Araştırma biraz uzun sürdü, yemeği geciken gıcık müşteri gibi mızmızlanmaya başladım. Ara sıcak olarak farklı bir kızla tanıştırdı beni oyalanayım diye. Tanışma ortamı pizzacı. Lan beni pizzacıya götürmek ne kadar mantıklı? Hayvanlaşabiliyorum, Pizza Hut neden iş yapamadı küçülmeye gitti sanıyorsunuz? Benim yüzümden. Hele de bir kızla tanıştıracaksın. Neyse gittik çatal bıçakla pizza yedim. Ne kadar beyefendi olduğumu belli etmek istercesine. Ama kızın abisi sorunlu, kız sorunlu falan filan bir hafta sonra olmayacağı ortaya çıktı. Arkadaşıma “nerede kaldı benim ana yemeğim” çemkirmesini yaptım. Yapmasaymışım daha iyiymiş. Bildiğin Kibariye’nin annesinden daha fena birşeye dönüştü arkadaşım. Ama çikolatayı görünce sakinleşti ve eski haline döndü.

Zaman geçiyor, okullar kapanmış, kapanmak üzere. Ben arkadaşımı biraz rahat bırakayım dedim. Dediğim iyi oldu, bir telefon: “buldum lan vallahi buldum”. Tamam canım benim tanıştır bizi. “Yarın saat 3’te parkta ol”. Olmaz mıyım? Sabahtan gittim, babam izin verseydi gece çadır kuracaktım, izin vermedi. Bende babama torunun erkek olursa senin adını koymam dedim. Gerçekten dedim mi? Dememişimdir. Çünkü saklıyorduk o vakitler bu tarz şeyleri. Annem bir kere gerçekten arkadaşım olan bir kızla gördü beni “SADECE ARKADAŞIM” dememe rağmen nikah şekerlerinin araştırmasına girdi. Diyemedim “lisedeyim lan ben”. Saklardık, ifşa olunca açıklardık anamıza babamıza. Kız arkadaş bizim mahremimizdi. Gerçi hala çok fazla değişmedi. Şuan anneme babama kız arkadaşım var desem görmeden inanmazlar. Gördükten sonrada düğün tarihi alalım kafasına girerler. Evlilik yaşım gelmiş olabilir tabi ki.

Parkta buluşulacak, hazırlandım çıktım. Hazırlanmadan kastım rezil kıyafetlerimden en düzgününü giydim bir de babamın parfümünü aşırıp sıktım. O kadar. Hazırlanmamın kısa sürmesi ve heyecandan kendimi buluşma noktasına erken attım. Bekliyorum talibimi. Tam Sinan Çetin’in bir dönem beynimizi yakan, “Gül Pembe” melodili, kapı açılacak mı stresli programında bekleyen insanlar gibi. Bekliyorum. Açılacak bir kapı yok ama durum aynen o. Beynimin içinde “Gül Pembe” çalıyor. Arkadaşımın gelip, maalesef gelmedi deme ihtimalide var. “Şaka yaptım ne kızı lan hadi tatlı yiyelim” diyebilme ihtimalinden bahsetmiyorum. Stres tavan yaptı. Doğumhane önündeki baba moduna geçtim, arşınlıyorum ordan oraya. Neyse uzaktan benim arkadaş göründü, yanında da müstakbel gelin adayı. Biraz topluca kızımız. Olsun insan olsun benim için yeter. Çok güzellik arayan bir insan olmadım hayatım boyunca. Bizi tanıştırdı, ilk buluşmada beraber gezdik. Havadan sudan konuştuk.Şakalar espriler havada uçuşuyor, kahkahalar göğü parçalıyor. Ayrılma vakti, zor ayrıldık. Bu arada daha bir sevgililik durumu ya da bir teklif yok. Sadece tanışma faslı. Ayrılırken 2 gün sonra için sözleştik. Arkadaşım yine gelecek tabiki. İlk başta neden geldiğini çözememiştim ama gelsin, gelme dediğim zaman küfür ediyordu.

2 gün çabuk geçsin diye uyumayı denedim, olmadı. Hayatımda bir ilktir ikinci buluşma için üst baş almaya gittim. Lan aldığım kıyafetler evdeki çuvalların yenisi. Bir de Haluk Levent’in Kral Çıplak albümü yeni çıkmıştı onu almıştım. Buluşma saatine kadar deli gibi dinliyordum. “Aşkın Mapushane” şarkısına tutulmuştum. Ortada fol yok yumurta yok saçma sapan triplerdeyim. Babam yeni aldığım kıyafetlere bakıp “adam gibi birşeyler alsana, insan gibi giyinsene” diyor. Babamla ergence kavga ediyoruz. “Bu benim tarzım adamım” diyorum, zincirle kovalıyor beni.

Ölmeden buluşma gününe geldik. Arkadaşımla önceden telefonla durum kritiği yapıp, yol planı çiziyoruz. İlk yarım saat beraber gezecez parkta, sonra o bir şekilde tüyecek başbaşa kalacaz bende teklif edecem. Çünkü kız gayet olumlu konuşmuş. Gerçi bir öncekinde de aynı durum vardı, arkadaşıma hatırlattım. ” Aynısı olursa istediğin kadar hırçın dalgaların memleketinden ol, elimden kimse kurtaramaz seni” tehdidimi yaptım. İlk efelendi ancak ciddi olduğumu görünce geri vites yaptı, “olmaz olmaz merak etme” dedi. Kız yine hayır derse içkisine ilaç atıp ortam yaratacak Aliye Rona bakışı attı bana sevgili arkadaşım. Telefondan o bakışı hissettim. Plan yapıldı ve buluşma saati bekleniyor.

Buluşuldu, yarım saat beraber gezildi. Espriler, şakalar havada kamikaze yapıyor. Arkadaşım bir şekilde tüydü yanımızdan, kızı karşıma aldım ve duygularımdan bahsettim. Çıkma teklifi ettim, kızın gözleri doldu ve kabul etti. Gol atmış aynı takım taraftarı gibi birbirimize sarılıp bu durumu kutladık. Sevgili olduk. Arkadaşım bu sefer başarmanın tutkusuyla mutlu, çikolata beklentisi çok büyük. Prim istiyor paşam.

Sevgili olduk, bilinen sevgili diyalogları, mesajları. Ancak her buluşmamızda arkadaşımda oluyor. İlk başta anlam veremedim, sonra kızı eve bıraktıktan sonra çektim kenara “biz başbaşa kalamayacak mıyız ulan” dedim. “Ben olmazsam buluşamazsınız bile” dedi. “Nasıl lan niye ki” dedim. “Kaynanan seni bilmiyor, benimle buluştuğunu sanıyor, kız ancak dışarıya öyle çıkabiliyor, seni öğrenirse toplu katliam olur” dedi. Bende “canım arkadaşım seni ne kadar çok sevdiğimi daha önce söylemiş miydim” dedim. “Yalaka” dedi. Ben sevgimi belirtiyorum o bana neler diyor. Her buluşmamızın başında ve sonunda arkadaşım oluyor. Buluşmalarımız arkadaşımın uygunluk durumuna göre değişiyor. Bir de onu boşta bulmak ayrı dert. Gönlünü etmek için kuş sütünü eksik etmiyoruz hanımefendinin önünden. Bir nevi gardiyan gibi peşimizde arkadaşım.

Bir gün ayrıldık, arkadaşım kızı eve götürdü. Ben bekliyorum parkta. Bu bir geldi mosmor olmuş. “Noldu lan” dedim. “Enselenmişsiniz, kızın anası ağzıma etti” dedi. “Nasıl enselenmişiz lan bir bok yapmadık ki el ele geziyoruz parkta. Köpeğini çişe çıkartmış teyzeler gibi geziyoruz” dedim. “Peşinize adam takmış, takip ettirmiş; benimle buluşup benimle dönüyor dediğimiz içinde bir de kız senin benim arkadaşın olduğunu söyleyince kadın bana çöktü” dedi. “Ne dedi” diyorum, “benim kızımın yaşı kaç, bu yaşta erkek arkadaşı ne demek, sen ne biçim arkadaşsın” demiş. Kafamın içinde ‘takip edilmişim filmlerdeki gibi, yasak aşk’ başlıkları altında saçmalıyorum. Bir yandan da bu azardan sonra arkadaşım beni gömecek diyede tırsıyorum. Arkadaşım anlayışlı çıktı “canın sağolsun” dedi. Bende kız arkadaşımla durumu konuştum, bundan sonrası çok zor dedi. Bende “senin annen kim oluyor ki benim kardeşime azar çekiyor” diye arkadaşımı savununca mecburi ayrılık oldu. Arkadaşım benim canımdır, her zamanda onun tarafında olurum ne olursa olsun. Ama şuan ki kafamla aşkıma sahip çıksaymışım keşke diyebiliyorum. Acaba ne durumda olurduk. Kesin kaynana beni dövdürürdü. “Kızımın peşini bırakmak için ne kadar istiyorsun” repliğini bile duyabilirdim. Acabalar, keşkelerin çözümü olmadığı için bilemiyorum sonuçları.

Aradan aylar geçti. Ben arkadaşıma kızın ‘k’sını diyemiyorum. Evinden evime terlik fırlatıyor arada 2 sokak var ve isabet ediyor. Parkta oturuyorum başka tanıdıklarla ama bu tanıdıklarda eski manitamın okuldan arkadaşlarıymış. Kız yanımızda takılmaya başladı. Düşman değilim gelsin tabiki. Bir gün anneside geldi yanımıza hedef olarak beni seçti ve “bak ne güzel arkadaş arkadaş oturuyorsunuz, ne öyle sevgili olmak bu yaşta sevgili olunmaz” dedi. Ne yapacağımı şaşırdım. İstemsizce güldüm. “Tamam teyze” diyebildim. Diyebilecek bir şeyimde yoktu. Yaşım kaçtı ki daha.

Böyle bir anımız daha oldu.

 

DipNot: Geçen sefer ki kız ayarlama hikayesini canım arkadaşıma ben yazdım demeden okuttum. İlk “aynı biz” dedi. Sonra “kızmayacam sen mi yazdın lan” dedi. Evet diyince çok güldüm dedi. İlk ayarladığı kızı hatırlamadı, sonrada kızı bulmuş resmini yolluyor bana zalım arkadaşım bu mu diye. Çok güzel olmuş kız. Sonunda da “bu zaten sana bakmazdı, gözü yükseklerdeydi” dedi. Diyemedim yüzüne burdan yazıyorum sevgili kardeşim; “Lan madem gözü yüksekteydi beni niye yaktın lan. Ben fakir değildim sadece çok param yoktu”. Neden son dakikada beni “Zengin Kız Fakir Oğlan” tribine sokuyorsun. Anılarımda maddiyat olmadan kalmıştı, kabul etmemişti diye kalmıştı. Neden yıktın hayallerini zalım. Hem sen ne biçim arkadaşsın hala bir kız bulamadın bana?

 

Otobüs var mı? Galiba Yok…

Okulların kapanması bir çok yönden yaşamı etkilemekte, tatil bölgeleri yoğunlaşmakta, hava limanları ve şehirler arası yollar vazifelidir yaz boyunca. Okul servisleri trafikten çekilince büyükşehirler rahat bir nefes alır, çalışan anne babalar için serseri mayın gibi boşta kalan evlatlar dert olur nefes aldırmaz. 2 ay net tatil yapan öğretmen zil takar oynar. Ama en çok toplu taşımayı kullanan insanlar bu duruma sevinir. Öğretmen, okul çalışanı ve öğrenciler olmayınca otobüsler boş kalır. Oturacak yer bulabilirsin, kafa ütüleyen bir ergen bağırışması yoktur. Otobüsün içi et ete değildir. Yollarda daha az araba vardır gideceğin yere daha hızlı gidebilirsin. Okulların tatil olması genel anlamda mutluluk verir.

Benim kullandığım otobüs hattında da bu mutluluk söz konusu. Bizim otobüste boş yer fazlası mevcut artık. Tabi ki geçici bir süre. Olsun rahat nefes alabiliyoruz. Öğrenciler binmiyor artık bunda problem yok, öğretmen olabilecek bazı kişilerde binmiyor buna da eyvallah, aynı zamanda bir çok yaşlıda binmiyor. Hadi öğrenci-öğretmen tatile girdi. Size ne oldu? Yaşlı amca-teyzesiz kaldık. Torunlarınızı okula götürüyordunuz diyecem öyle bir durumda yok, çalışacak yaşta değilsiniz. Büyük bölümünüz cumhuriyetin kuruluşu ile emekli olmuşsunuz. Eski günlerinizi mi yad ediyordunuz okula gidip? Anlamadık ki? Yaş ortalamamız düştü. Sabah 20 yaşında iki kız arkadaşımız birbirine yer verme kavgasına tutuştu, saç baş giriyorlardı birbirlerine zor ayırdık. Neymiş efendim “yer veriyorum neden oturmuyorsun?”, “aynı yaştayız niye yer veriyorsun ki?”, “ben oturarak gidemiyorum alışık değilim, lütfen oturur musun?”, “yer vermezsem olmaz” diye ortalık birbirine girdi. Sonra aynı koltuğa yarım kıç oturma yönetemiyle ikisini aynı koltuğa oturttuk otobüs öyle sefere devam etti.

Yaşlı insanları geçtim orta yaş çifte kumrumuzda yok ortalıkta, dedikodu dönüyor otobüste. “Ne oldu bunlara” diye. İlginç birşey keşfettim otobüs doluyken herkes uyuyor, otobüs boşken kimse gözünü kapatmıyor. Uyuyor numarası ile yer vermeme durumu söz konusu olabilir ama arkadaş bunu bütün otobüs halkı mı yapar? Şoför bile yerinden tırsıp uyuma numarası yapıyor. Allah’a emanet gidiyorduk kış boyunca. Yaz geldi rahatladık.

Benim kullandığım hattın otobüsü sabahları farklı, öğlen-akşam farklı güzergahı kullanıyor. Tabiki her sabah farklı şoför geliyor ve haftada bir kez yanlış yola sapıyor. O yanlış yola sapması insanlarımızı tek yumruk halinde itiraza itiyor. Tek yumruk olarak şoföre itiraz ve düzeltme talep ediyoruz. Hakkımızı ararken bir vücut oluyoruz ve otobüsü doğru güzergahına sokunca yine birbirimize nefretle bakıyoruz. Şoför hata yapsada tek vücut olsak diyen yaşlı amcalar var, birlik beraberliğe özlem içinde yaşayan.

Otobüs durakları otobüs bekleyen insanlar içindir genelde ancak servis bekleme noktasıda oluyor sabahları. Kamu alanı isteyen istediğini bekleyebilir pek tabi. Yağmurdan kaçıp sığınanı duraktan atacak halimiz yok. Kale gibi savunulacak bir durum söz konusu değil. Ama arkadaşım sen servis bekliyorsun ben otobüs. Sonuçta biri şirketinin sana sağladığı hizmet diğeride İETT’nin bana sağladığı hizmet. “Beni özel servis alıyor” havan nedir? “Ben mi toplu taşımaya hayatta binmem” bakışların nedir? Beklediğin yer otobüs durağı, yaptığın pozlar uygun değil. Git ileride bekle beğenmiyorsan. Hem yer kaplıyorsun hem de beğenmiyorsun.

Benden farklısı da varmış. Ben otobüste yaşanan olayları dile getiriyorum. Bu adam otobüslere aşkla bağlanmış ve baya bir koleksiyona sahip. Takdir ettim abiyi. Otobüs yazılarımı okuyorsa beni dövebilir. Aşkını yazıma malzeme ediyorum sonuçta, duruma ters. Beni sorarsa size “tanımıyoruz, zaten deli o” deyin. Deliye mi zeval olmuyordu?

Notaların Vücuda Yararı

O kadar yaşanmışlık var ki hayatımda soundtrack olmuş şarkılar eşliğinde. Kendi klibimi yaşayarak çektiğim. Müzik her zaman iyi gelmiştir insan ruhuna. Banada iyi gelmiştir. İyisiyle kötüsüyle anılarımı hatırlatarak. İnsan geçmişiyle ne kadar barışık olursa o kadar daha rahat nefes alabiliyor.

Lise dönemimin başları, ergenliğin zirvesi. Asilik diz boyu, hormonlar tavan. Herşey o kadar enteresan ki. Geçirilmesi gereken bir dönem. Masum olmaya çalışıyorum her halimle. Ama o hormonlar rahat durmuyor ki. Ata Demirer’in oyununda dediği gibi; “erkeklerin ergenlik döneminde beyinleri ile malum yerleri yer değiştirir ve öyle kalır.” Durum o. Ama inanın içimde gram kötülük yok.

Gençlik filmleri, gençlik dizileri gaza getiren ve bende de olmalı dedirten bir ateşleyicidir. Benimde bir sevgilimin olması gerekiyordu. Kendi başıma denemelerim hep hüsran ve başarısızlık ile sonuçlanınca “Arkadaş, arkadaşın pezevengidir” lafına sığınıp, ilkokul arkadaşım olan ve hala görüştüğüm kız arkadaşımın kapısını tırmalamaya başladım. İlk adımım “Günaydın falanfilan, bana kız bulsana” mesajı. Ardından gelen cevap; “ben pezevenk miyim lan.”. Ona verilen cevap; “Evet.”. Bundan sonrası küfürlerleşme ve sonunda arkadaşımı ikna ettim. “Sen kızsın, kız arkadaşların çoktur” dedim.  O da “bakınayım” dedi. İlk hafta sessiz kaldım.

Ama her geçen gün vücudumun salgıladığı hormonlar beni yaşlandırıyordu. Bir insan sevgilisiz nasıl yaşardı? İnsanlar doğar doğmaz neden karşı cinsinden biri ile eşleştirilmiyordu. “Siz ilk önce sevgili olacaksınız, ilerleyen yaşlarda evlenip, üreyeceksiniz” dese ne güzel olurdu. Devlet kontrolünde beşik kertmesi. İki tarafında kaynana ve kayınbabası mutlu, huzurlu. Bu düşüncelerim o vakitlerden kalmadır. Beklemek zor geliyordu. Darlayınca da arkadaşım kız olmasına rağmen kafamı yarma olasılığı çok yüksekti. Sustum ve bekledim bende.

Bir hafta geçtikten sonra; “yeter ulan noldu benim sipariş” dedim arkadaşıma. Arkadaşım hiç duymadığım küfürleri öğretti bana. Bende savunmamı yapıyorum ama pişkince; “Ya 15 tatil geliyor bari 15 gün tatilde sevgilim olsun.”. Yalnız bendeki keyife bak dönemlik sevgili arıyorum. Arkadaşım sabır taşıymış resmen. Kendisini öz kardeşim gibi sevmemin temelinde yatan duyguda budur heralde.

Günler geçerken, ben hormonlara esir olurken arkadaşımdan bir kısa mesaj; “Sonunda buldum sana birini, bizim mahallede oturuyor, cuma günü tanıştıracam sizi. Sinemaya gideriz.” dedi. Benim kafatasımın içinde olması gereken şeyin göçü nedeni ile “Sen niye geliyorsun ki” demiş bulundum arkadaşıma. Arkadaşımdan çok net bir cevap geldikten sonra “tabi ki canım arkadaşım sende gel” dedim.

Benim ergenlik zamanımda bu tarz önemli günlerde kıyafete, üste başa dikkat etme muhabbeti hiç olmadı, annem uyarmasa pijamayla gidecem. Rahatlığım o boyutlarda. “Onu mu giysem bunu mu sürsem kararsızlığı yaşlandıkça yer buldu bende. Neyse giydim çuvalımı buluşma noktasına gittim bekliyorum. Arkadaşım geldi; beni uyarıyor, taktik veriyor. Susmuyor susmuyor. “Aaa bak geliyor” dedi. Dedi benim beyin yandı. Ergenliğin başı, karşı cinsle yakınlaşmaların başlangıç zamanları. Kız o kadar güzel ki ya da bana öyle geliyor, kızı bugün görsem tanımam heralde. Aşık oldum.

Neyse Kadıköy’de şimdi Bowling salonu olan yerde sinemaya gidecez. Neye gidelim diye düşünülmeden “Vizontele”‘ye gidelim dendi. Gerçi gel böbreğini çalacaz deselerde giderdim. Filmin ilk günü. Bilet bulmak ne mümkün. Birde 15 tatil. Gişedeki abla bekleyin iptal eden gelmeyen olursa sizi sokarız içeri dedi. Nasıl oldu bilemiyorum ama 3 kişilik yer boşa çıktı. Biletler elimizde aptal olduk. Ne yapalım derken, arkadaşım hadi marketten abur cubur çözelim dedi. Çantaları doldurduk girdik sinemaya. Espriler, film, muhabbet on numara gitti. Arkadaşım iyi gidiyorsun diyor. Ben heyecanlanıyorum.

Uzun lafın cücesi evlere dağılacaz, arkadaşım “bize gelsene” dedi. Evler yakın, annelerimiz yakın arkadaş; “tamam” dedim. “Nasıl kız” kritiği yapılırken, çat o kız arkadaşımı aradı. Arkadaşım benim yanında olduğumu söylemedi; “eve gitti o” dedi. Benim yanımda, benim dedikodumu yaptı. Duyuyorum bende. “Kız hoş çocuk, espirili. Tam benim kafa” dedi. Ben o ara yerden yükselmişim. Tavana kafam vuruyor. Kafamın içinde Burak Kut’un “Heyecanlıyım daha yolun başındayım” çalıyor.

Arkadaşım telefonu kapattı “bu iş tamam” dedi. Telefon numaramı ver demiş. Ben numarayı anında ezberledim zaten. Arkadaşım “bekle sabah mesaj atarsın” dedi. Sabah olmadı resmen.

O zamanlar mesaj atmak 2 kontör yiyor. Mesaj lüks işi. Son harfine kadar kullanıyoruz. Deli gibi mesajlaşıyoruz. Bir haftada 250-300 kontör yedim, babamda beni yedi. Havadan sudan konuşuyoruz, gülüşüyoruz. Beraber çimenlerde yuvarlanmamız gerekirken ben halıda tek başıma yuvarlanıyorum. Malum teklife gelemiyorum çünkü arkadaşım “acele etme bekle” dedi. Kızı o tanıyor ne derse o. O ara annem tutturdu 15 tatil gel Ankara’ya gidelim. Babamda kafa dinlemek için anamı gazlıyor. Ben diyemiyorum artık başım bağlı, aşk hayatım var. “Anneeaa kışın Ankara’da napacaaazz”‘dan öteye itiraz edemiyorum. Zorla Ankara’ya gittim. Ama işin iyi yanı teyzem kontör sponsorum oldu. Kızla durmadan mesajlaşıyoruz. Arkadaşımdan sinyal geldi “artık teklif et” diye. O ara bu şarkı efsane olmuş, durmadan çalıyor.

 

Bende romantiğim ya sözleriyle kıza açıldım: “Bir gün bir çılgınlık edip seni sevdiğimi söylesem, alay edip güler misin yoksa sende sever misin?”.

Kız 10 dakika bekleyip cevap attı. “1-2 gün düşünsem, çok ani oldu” diye. Bende “beklerim ömrüm boyunca seni” diye romantizm parçalıyorum hala. Ankara ayazında kuzenlerle geziyorum. Cevap geldi gelecek, sevdiceğim ile farklı şehirlerdeyiz, boynum bükük. Cevabı aslında biliyorum, çünkü arkadaşıma yeşil ışık yakmış, olumlu demiş. Ama işte kesinleşsin diye içim içimi yiyor.

Cevap geldi. Telefon elimden düştü. Parçalarını birleştirip açtım telefonu tekrar. Mesajı açtım, açmaz olaydım. Suratım salisesinde Küçük Emrah’a döndü. Annem suratımı görünce “kontörün mü bitti yine” diye sordu. “Kadın kadın senin aşka hiç mi saygın yok” diyemedim. Mesajda “Düşündüm evet çok iyi bir insansın, komiksin ideal birisin ama şuan bir sevgiliye ayıracak ne zamanım ne de gücüm var ama çok iyi arkadaş olabiliriz.” yazıyordu. Benim kafamda dönen “lan ben hobi miyim vakit ayıracaksın, sensin komik, sırtında mı taşıyacan ne gücü?, sokayım iyi arkadaşlığına, sokayım attığın mesaja…” kalıp mesajları atmadım tabiki. Sonuçta arkadaşım var işin içinde “olur tabi” dedim. Bu sefer arkadaşıma “hani kesindi, hani olacaktı lan, bir oldunuz kafa mı buluyorsunuz benle” diye bir kalaylıyorum anlatamam. Tabi farklı şehirlerde olmamız beni cesaretlendiriyor, o da bunu sezmiş olacak ki “sen dönmeyecek misin buraya” diyor.

Ben arkadaşımın gönlünü aldım, durum kritiği yaptık daha sonra o da anlamamış. Kıza sormuş kaçak cevaplar vermiş. Bende “boşver canın sağolsun” dedim. Olmadı. Aşk acısı yaşıyorum ayazın Ankara’sında. 2 gün sonra Fenerbahçe’nin Galatasaray ile maçı var Kadıköy’de, kupa maçı. Ben o maçı bahane edip, aşk acımı kendi evimde yaşamak istemem nedeni ile anneme; “topla kadın bavulları eve dönüyoruz” dedim. Annem küfür etmeden küfür etkisi yarattı. Sonra tutturdum “maça gideceğim ben gidemesem de kendi evimde izlemek istiyorum.”. Teyzem, kuzenlerim burda da televizyon var beraber izleriz, istersen dışarda bir yerde izleriz diye beni ikna etmeye çalışsalarda fanatikliğimin bulaştığı aşk acısı ile annemi ikna edip İstanbul’a döndük. Babam maça götürmedi tabi ki beni. Ama evde maç izlerken ‘light bira’ içmeme izin verdi. O aralar evde sadece ‘light bira’ içmeme izin veriyorlardı. Bende holiganlığımı ve aşk acımı bir kutu ‘light bira’ya sığdırarak eflarlandım. Allah’tan Fenerbahçe penaltılarla Galatasaray’ı eledide yüzümüzü yine Fenerbahçe güldürdü, aşk acısı da geçti.

Evet Gülay’ın Cesaretin var mı aşka şarkısının bende böyle bir hatırası var. Daha sonra hüsranla bitecek bir teklife daha sahiplik yapacak bu şarkı sözleri yine hüsrana neden olacaktı. Bu şarkının anısı güldürüyor şimdi de beni. Çarpıyor kalbim bir başka 🙂

İllede Otobüs

Haftasonu İstanbul’un bir ucundan en ucuna gideceğim için taksi-metrobüs-metro-otobüs; önüme ne geldiyse bindim. 2 saatlik yoldan bahsediyorum. Seferi sayılırım. Ayrıca bilgi Zekeriyaköy taraflarında radyo çekmiyor ve araya yabancı radyolar karışıyor.  Düşünün uzaklığı.

Zafere giden yolda çekilen çile kutsaldır dedim. Cuma günü yağan yağmurun ve serinliğin etkisinin devam edeceğine inanıp, bir de Karadeniz kıyısına İstanbul’un diğer ucuna gideceğim için yani kısaca serin olur diye sağlam giyindim ama inadına hava ısındı. Arkada mehteran bölüğü ile sefere çıktım. Annem arkamdan su döktü, babam: “Urun yiğidlerim koman, Allah onnara” dedi.

Bu sefer sadece otobüste değil bir sürü toplu taşımada süründüm. Birinden inip diğerine bindim, hovardalığımın zirvesindeydim. Hunharca toplu taşıma araçlarını kullandım. “Aman sabahlar olmasın” dedim. Şoförlere bahşiş verir gibi akbile basmalar, boş iki koltuğun ortasında oturmalar. Edepsizlik diz boyu.

Yolculuğa taksi ile başladım. İnsanların en efendi kullandığı varsayılan taşıma aracıdır taksi. Param var benim imajının üst düzey olduğu, vicdan sahibi insanların kırmızı ışıklarda yanda duran otobüsteki sıkış tıkış insanların bakışlarından utanıp kafasını eğdiği sarı taşıt. Taksilerin ayrıcı şoförleridir. Efendisi de vardır, terbiyesizi de, çok konuşanı da vardır cevap bile vermeyeni de. Ben şoför konuşmadıkça konuşmayan yolculardanım ama en tilt olduğum şoför tipide yeni gelin gibi nazlananlar. Arkadaş parası ile biniyorum. Sanki sırtında taşıyor paşam. Dönerken oflamalar, fren yaparken göz kaçırmalar gerdan kırmalar. Trip atıyor resmen. Kısa-uzun mesafe ile alakası yok artık bu durumun. Bir tavsiyedir taksicilerle siyaset konusunda tartışmayın.

Metrobüs Karikatürleri (1)

Taksiden inip metrobüse bindim. Attan inip eşeğe bindim der gibi oldu. Haftasonları ve mesai saatlerinin dışında metrobüs çekilebilir bir toplu taşıma aracı oluyor. Ama insanlarda yer kapma durumu otobüs boş olsada mevcut. Küçükken okulda, mahallede köşe kapmaca oynardık hani aynen o durumlar yaşanmakta. Koltuk kapmaca demek istemedim onu oynarken istemsizce birbirimizin kucağına otururduk sonrada gülerdik çocuktuk çünkü. Ama metrobüste birisinin kucağına oturursan kan çıkar. Yanlışlıkla değmek bile namus lekelemeye yetiyor. O nedenle toplu taşımaya bekar binip evlenmiş olarak inmek ya da canlı binip ölü olarak inmek olası bir durum. Metrobüsün ayrıcalıklı bir yoldan gitmesi gayet güzel. Diğer otobüslerden farkıda bu sadece.

Metrobüs’ten Zincirlikuyu’da inip Gayrettepe Metro istasyonuna aktarma yaptım. Allah bu aktarma noktalarını yapandan razı olsun. Hele ki yürüme bantları beni benden alıyor. Gerçi onda bile durmak varken normal tempoda yürüyoruz ancak aykırı insanlarımız var o bantta koşar adım gidiyor. Arkadaş bu acele nedir? Yürüyen bantların en efsane durumuda ters istikametten gelen insanlarla bant üzerinde kesişirken göz göze gelmek. Karşı cinsle kesişmek benim diyen romantik filmlere taş çıkartacak pozlara sahne oluyor. Aktarma yapılan tünelin içindeki ufak dükkanları gördükçe; bu insanlar böyle kapalı yerde çalışmaya nasıl dayanıyor, telefonda çekmez ki sıkılır insan, bunlar çişlerini nereye yapıyor ki soruları eşliğinde metroya varıyorsunuz. Metro karadan giden diğer taşıtlara göre daha medeni ve kaliteli geliyor bana. Evet binen insan kitlesi aşağı yukarı aynı ama bir havası var. İnsanlar yerin bilmem kaç metre altında değişiyor galiba. Yer kapmaca çok nadir, yer vermeler parçalı bulutlu. İnsanlar rahat duruyor. Tek sıkıntı iniş-binişlerde insanların birbirini beklememesi. Duraklardaki yürüyen merdivenlerin yazılı olmayan kuralları insanlara aşılanmış durumda. Sağda bekle sol akıcı. Ama Taksim Metrosu magmaya yakın olduğu için yeryüzüne çıkışlar uzun sürüyor. Hacıosman durağından yer yüzüne çıkabilmek için 35 ayrı yürüyen merdivene biniliyor.

Metronun son durağında inip otobüs ilk durağına çıktım. Yeryüzüne çıkınca insan bir garip hissediyor, temiz hava ve oksijen. Sanki yıllardır yer altındaydım. Bineceğim otobüsü bekledim, çok beklemeden geldi. Boş otobüs, binecek insanlar gelişigüzel sıra oldu. Medeniyet kırıntıları söz konusu. Bindik otobüse herkes oturdu uslu uslu. Yaş ortalaması yine yüksek tabiki. Cam kenarına oturdum nasılsa ineceğim durak 43. durak. Arkadaş bu otobüsleri reklam ile kaplıyorlar ya, beni deli ediyor. Camı kaplayınca nokta nokta dışarıyı görüyorsunuz. Uzaktan bakınca cama problem olmuyor, temiz görünüyor dışarısı ancal dibinden bakınca gözü yoruyor, baş ağrıtan bir duruma sokuyor. Gözün yakın olana odaklanma nedeni ile o noktalar deli ediyor beni. Camın dibindeyim dışarı bakamıyorum. Karşı camdan dışarıyı kesiyorum. Şu reklam kaplamalarına çare bulunmalı. Adam gibi yapın reklamınızı. Bir cam kenarından yollara bakma zevkim var. Adamı hasta etmeyin.

Sonuçta seferimi sonuçlandırıp, bir gece konaklayıp geri döndüm aynı ritüeller eşliğinde.

Ama şunu anladım deniz kenarına giden ya da sahil yollarında giden otobüs seferleri daha sakin oluyor. Kullanan insanlarda aynı şekilde daha sakin kişiler. Deniz insanları sakinleştiriyor galiba.

 

 

 

Karne Toto

Bugün yavrucaklarımızın karne günüymüş. Bende karne alabilecek yaşta olup o heyecanı yaşamak isterdim tekrar. Gerçi bizim zamanımızdaki eğitim sistemi ile şuan ki eğitim sistemi arasında uçurum var. Hayır efendim yontma taş devrinden kalmadım ama her sene sistem değiştirdikleri için benim zamanımdaki sistem çok değişmiş.

Ben 5. sınıfta ortaokul sınavlarına giren son nesildenim. Bizden sonra zorunlu 8 sene eğitim zımbırtısı çıktı. Boşyere sınava girmiş oldum. Sonra liseye giriş sınavları. Kazandım uzak diye yollamadılar. Başka bir okula kayıt oldum ve bir sene hazırlık okudum. Rahat bir okuldu, gayet geniş takılıyorduk ama sene sonunda okuldan sınıfça ayrılmak zorunda kaldık. Çok uzun hikaye başka zaman anlatırım, konu dağılmasın. Düz devlet lisesine geçmiş bulundum. İlk senem, lise 1.

Ben diğer okulda rahatlığa alışmışım, bu okulda gayet disiplin diye birşey varmış. Spor ayakkabı, gömlek dışarda takılan beni yonttular ancak sadece gömleğimi içeri sokabildiler. Spor ayakkabıdan vazgeçmedim. Kösele tarzı ayakkabılar giyemiyorum ne yapayım? Neyse konumuza dönersek lise 1. Bir çocuğun ortaokuldan liseye evrilmesi çok enteresan bir durumdur. Gerçi şuan 4 sene oldu galiba lise. Ben 3 sene okuyanlardanım. Ben lise 1’im ama lise son sınıftaki ablalar gayet manken ve kadın gibi geliyor bana. Bizim okul bölgenin namlı okulu olunca, makyaj ve kıyafetler fora. Lisenin ilk haftası ağzım açık açık gezdim. Bir de dedikodu dönüyordu o zaman son sınıflarda hamile olanlar var diye. Ergenliğin doruklarındayız. Bizi beynimiz yönetmiyor pek tabi. Teneffüste tilt topu gibi ordan oraya yön değiştiriyordum.

Bir kaç hoca dışında diğerlerinin hepsi emekli olmayı unutmuşlardandı. Her okuldaki gibi bizimde “Çılgın Bakire” lakaplı bir hocamız vardı. Lisenin son haftasına kadar erkeklere ceket giydirir, kızlara herşey serbest. Tek uyuz olduğu şey sakız çiğnenmesiydi, anında basardı sıfırı hiç acımazdı. Mezun olduktan sonra kendisini dışarda kot pantolonlu sivil halde görünce bu kadın galiba insanmış demiştim içimden. Dersler beni açmıyor, ben dersleri açmıyorum; karşılıklı bir anlaşmazlık var ve ailem boşanmama izin vermiyor.

Ergenliğin doruklarındayım, ders çalışmak hak getire. Babam polis çağırtıp eve zorla sokuyor beni. Annem tasma takıp sabitleme düşüncesinde beni. Bende ordan oraya hovardalık peşindeyim. O stad senin bu salon benim tribün kovalıyorum. “Lise çok güzelmiş lan” kafasındayım. Ailem ders çalışmamı istiyor ben; “Emmaannn bir daha mı gelecez dünyaya” diyorum.

Diyorumda karne alacağımızı unutmuşum. Sömestr arası gelmiş. Faturayı direk ele teslim ettiler. Şen şakrak başlayan gün, cenaze marşıyla devam etmekte. İki arkadaş sokakta oturmuşuz tepemizde bildiğiniz akbabalar dolaşıyor, çünkü olası leşiz. Onda 7 zayıf var bende 10. Toplam 13-14 ders var zaten. Birbirimize bakıyoruz, baktıkça ağlamaklı oluyoruz. Yoldan geçenler başımızda dua okuyacak, öyle duruyoruz. Öldük ölecez. Aslında derslerin zayıf olması, karne umurumuzda değil evdekilerin tepkisinden korkuyoruz. Arkadaşla helalleşip, hayatta kalırsak öğlen parkta buluşalım diye sözleşip -olaya bak karne bok gibi biz hala ortamlara akalım kafasındayız, puştluk diz boyu- ayrıldık.

Eve girdim, ortam sakin. Babam kemeri yağlıyor, annem yerlere naylon örtü seriyor etraf pislenmesin diye. Yok lan Allah şahidimdir hiç bir zaman el kaldırmadılar bana, ne bok yersem yiyeyim. Annem endişeli, babam bıyık altından sırıtıyor. Girdim içeri, dışarda öldük bittik derken içeri girince bir cesaret geldi bana. Selam, hoş sohbetten sonra babam karnemi kaptı elimden. Baktı, zayıfları saydı ve annemi dünyanın 8. harikasını görmesi için çağırdı. Annem biliyor başına geleceğini. Annelik sezgisi var sonuçta. Suratı asıldı, kafası düştü. Babam sordu: “Utanmıyor musun 10 zayıf getirmeye” diye. “Emaaann düzeltirim be baba” dedim. O da “Bok düzeltirsin” dedi. “Ver karnemi odama gidecem” dedim. Vermiyor karnemi arkadaş. Hani teknoloji gelişmiş olsa çekip intagrama filan koyup rezil edecek beni derdim ama o zaman icq’lu çağlar. En baba telefon Nokia 3310.

karne karikatur korku

Aldı karnemi koydu önüne, ilk zayıf sayısını kontrol etti. Döndü “Afferin lan 3-4 dersin iyi gelmiş” dedi. Dalgaya vurdu. En azından dayak yok, rahatladım. Ama geri adımda atmıyorum. Yürek yemiş gibiyim. Gidere gider arkadaş. Gitti Spor Toto kuponu aldı, karnemin üzerine koydu. Evet evet yanlış anlamadınız karnemdeki zayıflarla ve 2’lerle toto oynadı. Adam bildiğin ciddi ciddi makaraya sardı beni. Gitti yatırdı bir de. Hadi hayırlısı dedi.

Korku geçince, yenilen yürektende cesaret alarak. Öğlen evden çıkmaya yönlendim. Annem “çıkmasan mı” dedi. “Bana ne ya takılacam” dedim. Babam “bırak ne yapıyorsa yapsın” dedi. Meğer beni evden yollayıp hain planlar yapacaklarını nerden bileyim? Akşam eve döndüm, babam yine pis pis sırıtıyor, annem “yarın kursa yazılacan, sabah bir yere kaybolma” dedi. Ne kursu falan diyemeden ketenpereye getirilerek 15 tatilde hızlandırılmış ders destek kursuna yazıldım. Ben sanıyorum ki 15 gün olacak ama öyle değilmiş kazın ayağı. Yarım dönem boyunca haftasonları kursa yolladılar beni. Hafta içi etüt. Bildiğiniz esir ettiler beni. Hani çok asiydim, deli doluydum ya ne oldu? Yalan oldu.

Merak ettiniz mi toto sonucunu? Karneme küfür etmeyen adam 2 maçtan yattı diye ağzına geleni söyledi. Neymiş efendim “2 tane 1’im yerine 0 ve 2’m olsaymış tutuyormuş.” Yalnız karnemle toto tuttursaydım ne forsum olurdu be.

10 zayıfın 9’unu hocalarla konuşarak, çalışarak düzelttim. Tek “Çılgın Bakire”‘nin dersinden kaldım. Onlada konuştum; “hocam sizden ekstra not istemiyorum, ben çalışıp düzelteyim ama sizde kanaat notu verin” dedim, o da “bana ne evladım çalışsaydın ilk dönem” dedi. Menapozun doruklarında olduğunu kanıtladı. İçimden çok saydım ona. Ama tek dersten borçlu geçmiştim. Bütünlemelerde de dersi verdim sorunsuzca, takılmadan geçtim üst sınıfa.

Böylede bir karne anım vardı. Siz siz olun evlatlarınızın karnesindeki notlarla kumar oynamayın.