Bir Veda, Unutulmaya Yüz Tutacak.

Herkes yazdı çizdi, çokça konuşuldu.

Çokça kınandı ve çokça üzülündü.

Birkaç aya unutulacak. Yakın çevresi, ailesi ve sevenleri hatırlayacak. Ateş düştüğü yeri yakar çünkü.

Unutmak bu ülkenin doğasında var.

Sağlık arayana şifa bulan bir cana kıyıldı bu ülkede.

İlk değildi elbet, son olur mu meçhul.

Bir doktordu. Senelerini insana yardım edebilmek için okuyarak, çalışarak geçirmiş.

Mesleğini geçelim, bir insana kıyıldı. Bir ana-baba evladına.

Ne için?

Bencillik mi?

Hangi dinde var bu? Bütün dinlerin ortak özelliğidir “Cana kıyan bizden değildi.”

Sorsan öldüren çok inanan bir dindardır.

Bütün dinlerin ortak yasağıysa cana kıymamak, sen neye inanıyorsun ey katil?

Doktorluk bu ülkenin ve hatta dünyanın en değerli mesleklerinden biridir.

Bütün sağlık çalışanları baş tacıdır.

Onların kılına dokunan insan değildir.

Kızabilirsiniz, üzülebilirsiniz, canınız yanabilir ama Allah’a olan inancınızın size emrettiğini uygulamak zorundasınız.

“Cana kıyan bizden değildir.”

Ruhun şad olsun Ekrem KARAKAYA.

Seni unutmayacağız demeyeceğim, unutacağız. Çünkü unutmak bizim ata sporumuz.

Sen can verdiklerinde yaşayacaksın.

Sevdiklerinin kalbinde.

Dünya Dönüyor, Kuşlar Uçuyor; Hatçe bildiğiniz gibi…

Uzun zamandır yazmadığımı farkettim.

Uzun zamandır Hatçe’yi de yazmadığımı farkettim.

Kendi haline bırakmıştım, bırakmamam gerekiyormuş.

Karşısında çok sesim çıkamıyor olsa da burada istediğimi söyleyebilirim. Cevap hakkı var ama burada söz benim. Sopa bende. Özgürüm beeeeen.

Bacılığına, kardeşiliğine lafım yok. Dünya birtenesidir kendisi.

Ama işte arkadaş bir iş verdim yok arkadaş yapamıyor.

Yapamadığı gibi dalga da geçiyor artık.

İnstagramında Babalar Günümü kutlamış. Umarım baba olursun diyerekten.

Umarım olurum. Umaraktan oluyor muydu?

Hatçeee tek başıma ğreyemiyorum ben? Tek hücreli canlı değilim ben. Çok hücreliyim ve sporla ya da polenle üreyemiyorum. Denemedim değil. Olmuyor yani tek başıma.

Ne kadar ince bir mesaj paylaşmış diyebilirsiniz. Evet haklısınızda ama bana neeeee.

Yeğenimde umudunu kesti artık benden. Halbuki ona kardeş yapacaktım, oyun arkadaşı olacaktı çocuğum ona. Çocuk artık ben kendim yaparım moduna girmiş. Heran evlenebilir. O zaman edebimle harakiri yapabilirim. Gelinin senden güzel olsunda kıskançlıktan yaşlan Hatçeeee!

Kaynana Hatçeeeee!

Bana kurşun mu döktürsek diyorum, sıksam olmaz mı diyor. Çözüm odaklı Hatçeee.

Aaa yeni haber. Yeğenim anası ile okuduğum sınıfta ilk okula başladı ve ilk karnesini aldı. Maşallah ona.

Hatçeeee konuşursam yer yerinden oynar. Kendine gel işini düzgün yap.

Konuşturtma beniiiiiğğğ!

Lan Oğlum Böyle Olmaz!

Geç kalıyoruz.

Herşeye.

Okula, işe, buluşmaya, randevulara, her yere…

Peki hayata?

En çokta hayata geç kalıyoruz.

Yaşamaya.

Belki ülkemize özel bir durum. Yaz/kış saat uygulaması ile çözülebilecek bir mevzu da değil.

Toprağımıza ve dahi genlerimize işlemiş bir durum.

Düzeltebilir miyiz? Pek tabi.

Düzeltmek isteyen var mı? Varsa da sesi duyulmuyor coşkun akan insan kalabalıklarının arasında. Çokça korna sesi, azca martı çığlıkları. İnsan gürültüsü. Fikri olmayan bir kakafoni. Korosal bir durum yok.

Bir insan yaşamaya nasıl mı geç kalır?

Çok basit.

Para/sağlık/aile/çevre/zaman bunlar başlı başına etken.

Bunun en başında ise elalem ne der baskısı ile alışmamış götte don durmaz düşüncesinin harmanlanmasıyla oluşan kabul edilmiş bir düzen.

Dünyanın her geçen gün daha kötü bir yer olması tabiki var.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya aslında koca bir yalandı. Dünya zaten kirliydi, temiz olan bizdik ve büyüdükçe biz de kirlendik. Çocukken masumduk, şimdi düzene çark.

Anlattıklarım genel geçer değil. Kendi adıma konuşuyorum, sizin adınıza konuştuğumu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aynı düşüncelerde isek sizinle aynı safta olmaktan gurur duyuyorum. Benimle aynı düşüncede değilseniz kendi kararınız. Fikirlerinize önem veririm. Umursanmayacak fikirleriniz olursa umursamam.

Ben ilkokul 5. sınıfta orta okul sınavlarına giren nesildenim. Son kez girenlerdenim. Ben sınava girdim 8 yıl zorunlu eğitime geçildi. Kazanamamştım zaten. Eski okuluma devam ettim. Babamın seni Fenerbahçe Orta Okuluna yollarım tehditleri altında geçirmiştim koca seneyi. Zira o dönemde cinayet işlenmişti. Sonunda ne oldu Fenerbahçe Lisesi’nden mezun oldum. Babamın tehdidi, umarım mezun olur dualarıyla yer değiştirmişti. Sınıfta kalmadan mezun oldum.

Neyse uzatıyorum lafı; sınavlarla, sınava hazırlanma zımbırtıları ile ömrümüzün en etkili zamanlarını çürüttük. Bize ait olması gereken zamanları 5 seçeneğe esir ettik, ettirildik. Gençliğimizi yaşamaya hep geç kaldık. Hafta sonunu bekle, yaz tatilini bekle. Bekledik ve geç kaldık. Hani dizilerde/filmlerde izlediğimiz özellikle yabancı ükelerde olan bir okul hayatımız ve dahi gençliğimiz olmadı. Biz olanı kaliteli yapmaya çalıştık sadece. Elimizdeki ile avunduk.

Demek istediğim genç iken zaman ve para yoktu geç kaldık hayata.

İş hayatına başladığımızda da zamanımız olmadı, para yine yetersizdi ama vardı.

Son iki senede de sağlığın herşeyi ve herkesi nasıl bir eve hapis ettğini gördük ve insan evladı eşitlendi. Ne para, ne zaman çare olamadı.

Ben kendi adıma konuştuğumu belirtiyorum. Bunları annesinin karnından çıkar çıkmaz yapabilen şanslılar ya da fırsatları değerlendirebilen insanlar hep vardı hep de olacak.

3 kuruşla dünyayı gezenleri bana örnek göstermeyin. Onlar gözünü karartabilenler.

Bunda da en başta bize yüklenen harmanlanmış düzenin esiri olduk.

Rahmetli Ferhan Şensoy’un repliği gibi “İşler boş işler, güçler güç işler. İş var güç yok. Güç gayet yararsız. Güç var iş yok, güç neye yarar?”

Durum bundan ibaret.

Herşeye geç kalıyoruz.

Hayata, yaşama.

Sevmeye.

Bir insan sevmeye nasıl mı geç kalır. Kalıyor işte. Bahaneler ne güne duruyor?

Zaman çabuk geçiyor ve sevmeye/sevilmeye geç kalıyor insan evladı.

Kimse bağırmıyor “Lan oğlum böyle olmaz” diye.

Uyaranlar olduğunda da olanaklar uyarıları öteliyor.

Gözün görmüyor bazen.

İlişki durumunda yanlışları görmez ya gözü kapanır insanın ondan bahsediyorum.

Hayatta da yaşarken gözleri görmüyor insanın, zaman geçtikten sonra doğruyu yanlışı görüyor. Özeleştirisini yapıyor.

Yapmayan da var pek tabi. Dik kafalı, inat.

Bazen arıyor insan, “Lan oğlum böyle olmaz” diye bağıracak birini hayatında.

Halka Serzeniş Vol. Bilmemkaç

Yeteeeeeer ulan yeeteeeeerr ! ! !

Size sesleniyorum.

Ey halkım diye seslenmek zorunda mıyım?

Gelin ve dinleyin işte. Dinleyip gideceksiniz. Başka bir işiniz yok. Dinler gibi yapanları tespit edip kınım kınım kınayacağım. Gibi yapmak nedir hem? Durumu kurtarmak mı? Evcilik oynayan çocuk muyuz biz. Gibi yapıyoruz? Dinler gibi, sever gibi. Gibi gibiyim gibiyim gibi gibiyim.

Gibiler kovalasın sizi !

Kime diyorum aloooo !

Anlatacağım işte itirazı olan varsa kendine saklasın.

İnsan evladı evrimine devam ederken insanlıktan çıktığının farkında değil. Çıkın yola, sokağa bakın. Göreceksiniz ne demek istediğimi. Görmüyorsanız görmek işinize gelmiyordur.

Sen okuyan okuyucu sordun mu insanlık nedir diye kendine? Homini gırtlak püf idi kandil tulumba yatak mı? Mutluluk mu? Hayatını işe adamak mı? İyi bir insan olmak mı? Bunların toplamı mı?

Neden menuniyetsiziz? Sokakta herkese limon yalatmışlar gibi yüz ifadeleriniz nedir? Düşman düşman bakıyoruz birbirimize? Hanım efendi tavuğunuza kışt mı dedim? Bey abim sana omuz mu attım ne o bakış? Neden birbirimize nefretle bakıyoruz? Neden anlaşamıyoruz? Neden hep kendi işimiz öncelikte?

Dinleyin lan beni !

Boş konuşsam da boşa konuşmuyorum ya. İyilik yaptığınız insanlar kendi götlerini kurtarmak için neden ilk sizi satıyor? Neden hatasını kabul etmiyor kimse? Hepiniz mi mükemmelsiniz ulan?

Ben değilim. Vasatım. O nedenle kimse sevmiyor belki. Paketimi süslesem belki vazgeçilmez olurum. Ye kürküm ye hesabı.

Toparlayamıyorum cümlelerimi, cümleler çok dağınızk. Fikirler altta kalır mı onlar daha da bir dağınık. Dapdağınık bir durum söz konusu. Kafamı toparlayamıyorum. Matematik yeterli gelmiyor. 4 işlem yapılacak bir durumda yok. Kafam bayram arifesindeki Eminönü gibi. Sadece martılar memnun.

Seven sevilmiyor, sevilen sevemiyor buna kimse sevinemiyor. Sevgi ortada kalmış. Kötü yola düşmese bari.

Herşey çok karışık.

Kısa keseceğim. Siz uzun varsayın.

Dağılın lan.

Bahaneler

Bahaneleri vardır insanların, kendilerince geçerli olan. Kendilerini kandırdıkları ve buna deli gibi kendini inandıran. Arkasına sığındıkları bahaneleri var insanların, aslında gerek duymadığı ve bunu çok geç farkettiği…

İnsanlar hatalarını kabul etmezler, kendilerini oldukları gibi görmek yerine bahanelerin arkasına sığınırlar. Bahaneler çok transparan halbuki. İç gösteren, iç gıdıklamayan. Saklanmayı seviyor insan evladı.

Bahaneler üretiyor insan evlatları. Nedenini daha sonra kendileri unutuyor ve inanmaya başlıyorlar bu bahanelere. Bahaneleri nedenleri oluyor. Yol oluyor. Aşındırmaktan mutlu oluyor insan evladı. Duble bahaneli dublesi bol yollarda.

Gerek yok ki, insan evladı kabul etse hem kendine hem karşısındakine dürüst olsa. Değişir dünya pek güzel olur. İnsanlar birbirine dürüst olsa ne kadar kolay olur halbuki. Bahanelerin olmadığı bir dünya mümkün mü? Namümkün! İnsan evladı bahanelerden bir çelenk.

Bahaneler bitmiyor. Bitmez. Hayat bahanelerden besleniyor. Çok uluslu Bilmem Kaçıncı dünya Bahanesi. Müttefikler, ittifaklar çok dağınık bir savaş. Cephesi lafta. Bahaneler uçuşuyor. İnsan evladı ne gazi ne şehit. Bok yolundan hallice.

Yalanlar parmak atıyor bahanelere. Bahaneler devamlı bir zıplama sevdasında. Parmak yeniyor çünkü. Dürtülmek gayet nahoş bir durum. Yalanla kışkırtılan bahaneler sorun teşkil ediyor. Bahaneler kendi başlarına çok mu masum tartışılacak bir lpnu ve tartışmak için vakitten bol nakitten az başka birşey yok.

Yalan ile süslenmiş bahanelerimizi servis ederken karşımızdakinin tokluk durumu sorulmuyor. İkram etmek şart. Yemese bile sunalım bahanemizi, tadına baka elbet. Israr ederiz “Ölümü gör ye” diye. Halbuki misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş. Ummadık taşın sunulan tabaktan çıkması ise an meselesi. Bahaneler taşlamak mıdır?

İlk bahaneyi en masumunuz söylesin. İlk bahaneden zarar gelmez denebilir mi? Bahaneler zarar verir mi? Arkasına saklandığımız bahanelerin önüne geçme gücüne ve yetkisine sahip değil miyiz yoksa? Gerçekliğin gücü adına diyerek kılıcımızı bahanelere sallasak bahaneler çok mu kızar? Savaşın kazananı olmaz, bahaneler namağlup.

Saat Godot’yu Kaç Geçiyor?

Yazmak mağara duvarlarından miras bize. Biz insan evlatları düşüncelerimizi dile getiremeyince dağa taşa yazmışız. Kağıt sonradan icat olmuş. Şimdi de ekranlara döküyoruz. İleride nereye yazacağız merak içindeyim.

İletişim kurabilen canlılardanız. Konuşma bahşedilen yaratıklarız. Konuşma hakkı tanınırken bir o kadar susan. Olanı anlatamayan, iletişimsiz bireylere evrildik. Bir insan bir insana sevdiğini söylemeye çekiniyorsa zaten bitmişiz biz, boşuna çabalıyoruz.

Belki de boşuna değildir. Yazdıklarımı birileri okuyordur. Belki şuan canı sıkılan o kişi bu yazılanları okuyarak mutlu oluyordur. Al sana bir demet mutluluk.

Samuel Beckett; Godot’yu Beklerken’de ki karakterlerinde Laurel ve Hardy’i hatırlatan özellikler yansıtmış okuyucuya.

Eline geçirirse benide bir yerlere yansıtacak yazar bundan eminim.

Benim karakterlerim gayet yurdum insanı.

Huysuz İhtiyar: Taksiye mi binsek? Ortaklaşa öderdik.

Huylu Genç: İki saattir oradan oraya yürrüyoruz, bir otobüs beklentisi ile taksi şimdi mi aklına geldi?

Huysuz İhtiyar: Senin neden aklına gelmedi, genç olacaksın bir de!

Huylu Genç: Adı üstüne gencim işte belki cebimde gerekli nakit sağlayacak durumda değilimdir. Ondan sesim çıkmıyordur. Bir otobüsün peşinden deli divane olmazdım belki. Benimki otobüsüne bir sevda değil görücü usulü bir zorunluluktur belki. Düşünemiyor musun ey ihtiyar?

Huysuz İhtiyar: Doğru diyorsun. Ben veririm ücretini ama beklersin taksi de gelmez ki şimdi.

Huylu Genç: Belki biz bekliyoruz diye gelmiyordur. Zira beklemediğimiz her şey geldi ve geçti.

Huysuz İhtiyar: Doğru diyorsun.

Huylu Genç: Hayatta ne beklediysek olmadı ne beklemediysek başımıza gelmedi mi? Misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş diye öğrettiler bize. Ummak umuntu kırıklığı doğurdu bize. Olana şükür etmeyi biliyoruz evelallah! Olmayana umutlanmak mı suç?

Huysuz İhtiyar: Afferin sana doğru konuşuyorsun. Bize ne öğretildiyse onu yaşadık ve yaşıyoruz. Bize sunulanı yasadık ve yaşıyoruz. Olana şükür edip olmayana isyan ederek. İsyan hakkımız elbet yok ama biz insan evlatları gayet memnuniyetsiz.

Huylu Genç: Ne kadar da kaliteli bir diyalog oldu ihtiyar sarılasım geldi sana.

Huysuz İhtiyar: Höössst uzak dur. İki sulandırmasan olmuyor değil mi?

Huylu Genç: Olmuyor.

Vatandaşın Teki: Pardon saatiniz var mı?

Huylu Genç: Evet var.

Vatandaşın Teki: Öğrenebilir miyim?

Huylu Genç: Markasını mı modelini mi?

Vatandaşın Teki: Saatin kaç olduğunu soruyorum size!

Huylu Genç: Bunu en başta direkt sorsaydınız bu diyaloğu yaşamazdık.

Huylu Genç: Pşşştt ihtiyar senin burada diyaloğa dahil olup, benim adıma özür dilemen gerekmiyor muydu?

Huysuz İhtiyar: Bıraktım o işleri, ne halin varsa gör. Sen akıllanmıyorsun.

Vatandaşın Teki: Siz grup olarak mı manyaksınız arkadaş? Bir saati sorduk muhabbete bak.

Huylu Genç: İhtiyar bu da sana gelsin. Manyaklığımı seninle paylaştım bu sefer.

Huysuz İhtiyar: Neden beni bu genç ile aynı kefeye koydunuz ki? Yanında olmam demek manyak olduğum anlamına mı gelir? Esefle kınıyorum efendim sizi.

Huylu Genç: Bir otobüsü umarsızca bekleyen kişi söylüyor bunu sende az manyak değilmişsin demek ki.

Vatandaşın Teki: Ne haliniz varsa görün be!

Huylu Genç: Kalın beraber görelim Allah ne verdiyse.

Huysuz İhtiyar: Sussana evladım.

Huylu Genç: Neden?

Huysuz İhtiyar: Hadi ben sabahtan beri alıştım da sana başkasını neden darlıyorsun. İnsanlarla düzgün diyalog kursana.

Huylu Genç: Düzgünden kastın nedir? Adam saatin kaç olduğunu direkt sormak varken, detaylı sunum olarak soruyor. Sen saati sor zaten cevap veriyorsam saatim vardır, saatim yoksa cevap vermem namümkün. Neden uzatmayı seviyor insan evlatları. Basit bir iletişim bence mümkün. İnsanlar düşüncelerini, duygularını net anlatabilse ya. Neden gezdiriyoruz, uzatıyoruz? Kelimelere neden turist görmüş taksici muammelesi yapıyoruz? Baist yaşamak lazım, hayat o kadar karmaşık değil. Doğada herşey yolunu buluyorken, biz de o doğanın parçası değil miyiz de o yolu bulamıyoruz. Neden zindan ediyoruz kendimize bu dünyayı? Saat kaç diyemedikten sonra, seviyorum ya da senin gibi düşünmüyorum diyemedikten sonra neden gezdiriyoruz o kelimeleri ağzımızda? Kelimeler gezmeyi seviyor galiba.

Huysuz İhtiyar: Bu konuşmandan sonra şaşkınlık ile susuyor ve içimden alkışlıyorum seni. Afferin evlat.

BAŞIM ZİNDAN

Sevmek:

– Sevgi ve bağlılık duymak
– Birine sevgiyle bağlanmak, gönül vermek
– Çok hoşlanmak
– Okşamak
– Yerini, şartlarını uygun bulmak

TDK’na göre ‘sevmek’ sözcüğünün sözlük anlamı budur.

Biz insan evlatları bu kadar basit bir eylemi, duyguyu neden zorlaştırıyoruz ki?

İnsanlar neden düz bir yol varken engebeye sürüyor kendini; labirentlerden çıkarsak bir anlamı var, kendimizi içine hapsedersek gayet anlamsız.

Neden ‘sevmek’ eylemini şartlara, kriterlere bağlıyoruz? Çok basit bir eylem ve hayat hiçte o kadar uzun değil. Bugün varız yarın failsiz meçhul. Faili biziz hayatımızın. Devamlı bir katil-kurban koşuşturması. Hayat kaçıyor bizden, biz kovalıyoruz. Sorun şurada biz kovalarken hayatı, hayatın bir acelesi olmaması. Peşinde koşarken yığılıp kalan biz olacağız. O da bize dil çıkarıp yoluna devam edecek. Olan bize olacak boşu boşuna bir kovalamaca içinde harcamış olacağız nefesimizi. Kovalamak yerine yan yana yürüsek ya ne kaybederiz? Zaten gideceğimiz yere kadar gidebileceğiz ne eksik ne fazla. Aheste yürüsek. Etrafımıza bakarak. Gülerek. Severek. Diğer insan evlatlarına ve hatta bir çok canlıya bahşedilen tüm duyguları yaşayarak.

Sevmek en basiti değil mi bu duyguların?

Neden zorlaştırıyoruz?

“Alt tarafı bir çiçek koklayıp, bir hayvan sahiplenip, bir kaç insan tanıyıp sevip gidecektik dünyadan. Nasıl kötü bir döneme denk geldi ömrümüz. Vicdansızların, sapıkların, canilerin, nefretin, cehaletin ortasına düştük.”

GODOT’A DOĞRU GEL GEL!

Compagnie’nin açılış cümlelerinde görüldüğü üzere vücutların boşlukta yerleşimi idi:

“Karanlıkta birine bir ses gelir. Düşle.
Birine, arkasından, karanlıkta. Ardındaki baskıdan anlar geldiğini, ve gözlerini kapayıp yeniden açığında karanlığın nasıl değiştiğinden. Söylenenlerin ancak küçük bir bölümü doğrulanabilir. Örneğin o duyduğunda sen, karanlıkta sırtüstüsündür. Öyleyse söylenenlerin gerçekliğini kabullenmek zorundadır.”

Demiş Beckett’lerden Samuel!.

Kesin boynuma yapışırdı, sen benim ismimi eserlerimi kullanmaya utanmıyor musun diye!

Utanıyorum! Ama yazmadan da duramıyorum. Özür dilerim usta.

Huylu Genç: Bu durakta beklesek ya!

Huysuz İhtiyar: Ne o yoruldun mu?

Huylu Genç: Yok bu durağı çok beğendim, durakla zaman geçirmek istiyorum.

Huysuz İhtiyar: Tamam tamam söylenme, ben de yoruldum. Soluklanalım.

Huysuz İhtiyar: Evden çıkarken ne kadarda mutluydum halbuki. Yengen beni öpüp uğurlamıştı bile. Bu otobüsün gelmemesi tüm enerjimi yedi bitirdi.

Huylu Genç: Deli dana gibi durak durak yürümemizden kaynaklı olmasın enerjinin eksilmesi.

Huysuz İhtiyar: Peheyyy!…

Huylu Genç: Sus yemin ederim sen gençkenli başlayan cümlelerinle boğarım seni. Eğer ki geçmişe yönelik zamanda yolculuk gerçekleşirse ilk seni bulup boğazlayacağım. Ne gençlikmiş arkadaş. Sırf bana inat mı yaşadın?

Huysuz İhtiyar: Saygısız.

Huylu Genç: Saygım senin orospun olsun.

Huysuz İhtiyar: Terbiyesizleşmesen mi?

Huylu Genç: Neden saatlerdir benim gençliğim diyerek kulaklarıma orospu muammelesi yaparken iyiydi değil mi?

Huysuz İhtiyar: Biraz susalım.

Huylu Genç: Suskunluklardan bir demet…

İnsan evladı tek başına da olsa, yanında biri dahi olsa yolculukta konuşur. Yalnız ise kafası ile konuşur, yolda gördüğü şeylerle konuşur. Eğer yanında birisi varsa illaki diyalog kurulur. Yol kuru kuru gidilmez. Islak bir muhabbet olmalı. Memleketten, siyasetten ya da herhangi bir konudan. Uyku numarası kurtuluştur tabi ki. Susmakta çaredir. Konuşmamak. Konuşmanın azı çoğu mu var ki? Kime göre? Neye göre? Susmak kaçıştır. Diyalog kavuşma. Kaçan kovalanır.

Huylu Genç: Küs müsün ihtiyar?

Huysuz İhtiyar: Küs değilimde bu durakta beklemek ile başka bir durakta beklemenin bir farkı var mı sence?

Huylu Genç: Beklemenin bir farkı yok bence. İnsan bekleyen bir varlıktır.

Huysuz İhtiyar: Gelecek mi sence?

Huylu Genç: Gelmese ne değişir?

Huysuz İhtiyar: Gideceğimiz yere ulaşamayız.

Huylu Genç: Amacımız ulaşmak değilde beklemekse ya?

Huysuz İhtiyar: Kafamı karıştırmasana! Otobüs Yetkilisini mi arasak?

Huylu Genç: Ne diyeceğiz? “Otobüsümüz gelmedi, çok korkuyoruz” mu? Ya da “Otobüssüzlük başımıza mı vurdu mu” diyeceğiz?

Huysuz İhtiyar: Otobüs seferlerinde bir sorun mu var? Yoksa otobüsler grevde mi?

Huylu Genç: He ya otobüsler grevdedir. Körüklüler halay çekerken, en eski otobüs basın açıklaması veriyormuş.

Huysuz İhtiyar: Sen dalga geçmeye yer arıyorsun.

Huylu Genç: Benim bir arayışım yok, sen beni dalgaya itiyorsun. Otobüsler grev yapmaz. Şoförler yapar. Kelimeleri düzgün kullan.

Huysuz İhtiyar: Beklemekten kafa mı kaldı? Sende iyice karıştırıyorsun kafamı.

Yoldan Geçmeyi Seçen Yaya: Boşuna beklemeyin bence!

Huylu Genç: Boş olduğunu nereden çıkardınız gayet dopdolu bekliyoruz belki. Belki beklemek milli sporumuz. Siz anti-milli misiniz?

Yoldan Geçmeyi Seçen Yaya: Ne diyorsun be. Deli midir nedir?

Huysuz İhtiyar: Siz ona bakmayın hanım efendi zamane gençleri işte. Ben özür dilerim onun yerine.

Huylu Genç: Eridin eridin. Ah ihtiyar ah.

Huysuz İhtiyar: Sus lan!

Huysuz İhtiyar: Hanım efendi neden öyle dediniz?

Yoldan Geçmeyi Seçen Yaya: Ana yolda büyük bir kaza olmuş galiba otobüsler geçemiyormuş.

Huylu Genç: Bir kazanın dedikodusu var, duyulmuş ancak kesinlik kazanmamış. Siz nereden biliyorsunuz?

Yoldan Geçmeyi Seçen Yaya: Şu yukardaki kuruyemişçide konuşuyorlardı.

Huylu Genç: Muhabbete direkte katılmamışsınız, kulaklarınızın edepsiz bir misafirliği sonucu duyumu kazanmış ve bizimle paylaşıyorsunuz. Bu laf hırsızlığına bizi ortak edemezsiniz.

Yoldan Geçmeyi Seçen Yaya: Bana baksana sen ne biçim konuşuyorsun. Hayret bir şey.

Huysuz İhtiyar: Siz onun kusuruna bakmayın ve hatta onun yerine ben özür dilerim sizden. Teşekkür ederim, otobüslerin gelmemesi bundan ötürü demek ki. Ne yapsak beklemesek mi?

Huylu Genç: Beklemenin tadını aldım ben bekleyeceğim. Sen gitmekte özgürsün.

Huysuz İhtiyar: Gelmeyecekse neden bekliyorsun ki?

Huylu Genç: Boş bir kulak misafirliğine inanıp onurlu bekleyişimi hiçe sayamam ben. Belki de beklemek otobüsün gelmesinden daha önemlidir.

Huysuz İhtiyar: Doğru diyorsun bu kadar bekledik illaki yolu açmışlardır diğer otobüsler geçiyor o da gelir.

Huylu Genç: Uzaklara daldın ihtiyar. Nereye bakıyorsun?

Huysuz İhtiyar: Gözlüğün camına!

Huylu Genç: Ne görüyorsun?

Huysuz İhtiyar: Gözlüğün camını.

Huylu Genç: İhtiyardan salvolar. Helal olsun sende az değilmişsin. İçindeki cevheri çıkartabilmişim.

Huysuz İhtiyar: Madenci gibi mi?

Huylu Genç: Hayır arkeolog gibi. Meh meh meh.

Huysuz İhtiyar: Yine punduna getirdin. Çok ayıp.

Birden Ortaya Çıkan Bekleyen Durak Kişisi: Neden gitmeyi denemiyorsunuz. Belli ki gelmeyecek beklediğiniz otobüs.

Huylu Genç: Belki biz bekleyip deneyelim diye tercih ediyoruz.

Birden Ortaya Çıkan Bekleyen Durak Kişisi: Tercih sizin.

Huysuz İhtiyar: Denemekten zarar gelmez değil mi?

Huylu Genç: Denemenin bir zararı görülmemiş, denemeyenler bin pişman belki de. Denemeden yanılmaz insan evladı. Önyargılar denemeye engel olur. Herşeyi bilir insan evladı ama denemeden bilemez. Atıp tutar ama deneyip yanılacağından da korkar. Denemekten korkar, korktuğundan deneyemez. Önyargılar besler korkuyu. Çıkmaz sokakta kısır döngü aslında. Her sokak denize çıkmaz elbet ama su birikintisi de denizdir esasında bir böceğe. Bakmak gerek.

Huysuz İhtiyar: Yine edebiyat parçaladın. Az sus da sadece bekleyelim. Sessizlik iyi gelir. Belki otobüste gelir.

Huylu Genç: Susalım o zaman sessizlik otobüsü getirecekse sessizlikten bir demet…

YÜRÜYE “DUR”

“Emekleme başlar hayatın yolları…”

İnsan evladı ilk oksijeni çekip ciğerlerini yaktığı günden omuzlar üzerinde toprağa gidene kadar hareket halindedir, bir yerlere ulaşmak ister; adım atar.

Emekleyerek başlar insan evladı. Kendi kafasına göre gitmek ister ama devamlı kucaklanıp olması gereken yere koyulur. Bir bebeğin gezmesini hoş karşılamayan ebeveynler. Saksıda çocuk severler, hareket etmesin. Çok hareket çok masraf.

Okula gideriz, büyürüz işe gideriz. Ordan oraya, burdan buraya gideriz.

Gideriz de gideriz.

Kiminin hoşuna gideriz, kimin zoruna gideriz.

Kalpten kalbe bir yol vardır o yolda gideriz.

İnsan evladı hem madden hem manen yürüyüş içindedir. Mobil olan varlıklarız. Yerimizde duramayız. Adım atamazsak bakış atarız. Bir yerden bir yere ulaşamazsak düşünerek o yerde oluruz.

En son Hakk’a yürüyeceğiz ve o zaman sabit kalacak insan evladı.

İnsan evladı hep bir yere varmak ister. Bir hedefe ulaşmak içinde adım atar, bir kalbe giderkende.

Adım atmaktan korkanlar yok mu hem de çok var. Atılamayan adımlar nedeniyle varılamayan kalpler söz konusu. Neden korkar insan evladı? Korkmak çok doğal bir duygu ama mutluluğa atılacak adımlar neden korkutur insanı? İnsan korkmaya yer mi arıyor? Bahanelere sığınmak daha mı kolay?

Yürünülen yol düzken döner kavşaklar neden ilgi çekiyor?

Geçilen yollardan geri dönülmesi daha mı kolay?

İnsan yürümekten korkmuyor, yürünülen yoldan mı korkuyor?

Bahaneler korkuların ana teması mıdır?

Bilemedim, bilemeyeceğimde galiba…

“Yokuşlarım nefes kesseler de ben yolumda
Sersefil çakıl taşı modunda direnir oldum
Sebepsiz arbedemdin dilimde küfre döndün
Özürlerimdin bugüne kabulsüz bir teklif oldun”

HARFLER

Yazmak istiyorum.

Yazasım var.

Yazamıyorum.

Kafamın içi bayram arifesindeki Eminönü gibi.

Kelimeler ile uzun uzun cümleler kurmak istiyorum ama harfleri bir araya getiremiyorum. Harfler bir araya gelesi değil.

Harfler birbirlerine yaklaşamıyor bile. Birbirini gören kaçıyor. Tam ikna eder gibi oluyorum içlerinden biri feryadı koparıyor ve başa dönüyoruz.

“Feryada gücüm yok, feryatsız duy beni”…

Harfler kendi başlarına kalmak istiyor. Anlatamıyorum kendi başlarına çok değerliler ama bir araya gelirlerse daha anlamlı olurlar. Yok arkadaş ikna edemiyorum. Neymiş B harfi ile F harfi birbirini çekemiyoş.

D harfi İ harfini sevmiyor. İ harfi onu çok seviyorken.

Enteresan işler. Kulakları yok ki çekeyim. Hafif bağırıp kızacak gibi oluyorum, bir araya gelmeyen harfler bir olup küfüre dönüşüyor bana.

Vazgeçtim o nedenle. Elbet ikna eder yazarım. Aklımdakiler doldu taştı…

“Dağlar gibi dik durdum evvel
Şimdi bir çukurda çürüyorum
Ezilme, derdi bana hep annem
Karınca gibi hissediyorum…”