USTA’YA VEDA, VARSAYALIM ARAMIZDAN GÖÇMEDİ.

İnsanın hayatına dokunan insanlar hep olmuştur. Belki ünlü birisidir ya da gayet ünsüz birisinin olması da söz konusudur. Sizin ufkunuzu açar, iz bırakır. Belki de sadece güldürür ama gülücüklerin en değerlisi olur. Biz insanoğlu kendimizi etrafımızdakilerden çok fazla soyutlayamıyoruz. O nedenle bir iletişim ve dahi etkileşim gayet doğal.

Ben ilkokul çağımda tanıştım Ferhan Şensoy ile. Televizyondan değil gayet kitabını okuyarak tanıştım kendisi ile. Belki göz aşinalığım vardı ama onun o kitabın yazarı olduğunu bilmiyordum. Annemin bana tanıdığı kitap alma özgürlüğünden faydalanıp daha ilkokuldayken okumuştum “İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love you” kitabını. Anlatımı, esprileri, dili beni kendine çekmişti. İşte o zaman başlamıştı bende Ferhan Şensoy sevgisi.

Bulduğum bütün kitaplarını okumaya çalıştım. Bulamadıklarımı ne edip edip buldum ve okudum. Okumaktan vazgeçmedim bazılarını ikinci kez okudum. Unutmamak için. Hatırlamak güldürüyor.

Tiyatrolarına gitmeye çalıştım. 3 kere izledim Ferhangi Şeyleri. Başka oyunlarını da izlemek nasip oldu. Usta’yı canlı izlemek onuruna eriştim çok şükür. Ama pişmanlığım elbet giderim, bir sonraki ay giderim diyerek üşenip gitmediğim oyunlarıdır. İnsanoğlu ertelememeli, yarına bırakmamalı. Çünkü yarının bize ne getireceğini bilemiyoruz. Bunu son 1 buçuk sene bize iyice gösterdi.

Ve göçtü gitti Usta. Duyduğumda ne yapacağımı şaşırdım. Elim ayağım boşaldı. Çünkü ben onun kitapları ile büyüdüm. Esprileriyle güldüm, güldürdüm. Etrafımda kim varsa onun oyunlarına götürmeye çalıştım. Tanıdığım, tanımadığım herkese kitaplarını hediye ettim. “Bir gün herkes Ferhan Şensoy okumalı” dedim. Çünkü Usta “Kitap ödünç verilmez, kitap ile insan arasında bir bağ olur. Yenisi alınıp hediye edilir” demişti. Doğru da demiş.

Usta göçtü aramızdan. Sevenlerini üzdü. Ondan önce göçenlerin yanına gitti.

Elbet yaşarken değeri bilinmeyip, ölünce değerlenen şahıslar arasında yerini alacak ama çok şükür ben yaşarken de değerini bilenlerdenim. İzledim, okudum.Paylaştım. Bundan sonrada yaşatmaya devam edeceğim Usta seni.

Mekanın cennet olsun, toprağın bol olsun.

Yattığın yer canını acıtmasın.

VARSAYALIM ÖLMEDİN.

DOĞMUŞ YEĞENE MEKTUP

Sevginin, kardeşliğin kan bağıyla olmadığının ispatıdır Hatçe. Kan bağın olmasada seni sebepsiz seven ve dayı diyen kişide onun yavrusudur. Ben tek çocuğum, ama kardeşim var, bacım var diyebiliyorum Hatçe sayesinde, enişte beyimizi seviyoruz ama en çok bana “kirve dayı” diyen yeğenimi seviyorum.

Yeğenim doğdu Hatçe’nin göçesi geldi Rus sınırına göçtü. Abartmıyorum ya İstanbul’un diğer ucuydu ve yolda yabancı radyo frekansa giriyordu. Buna rağmen yeğen sevgisi ve özleminden sefere çıkıp Hatçe’ye Osmanlı’nın Viyana Kuşatması düzeninde gidiyordum. Bir kere olsun gözümde büyümedi o yol. Çünkü sonunda sevdiğim insanlar v onlardan daha çok sevdiğim yeğenim vardı, çekilen çile kutsaldır.

O kadar laf ettim senin kökenin Anadolu Yakası, bırak Avrupa Yakasını diye. İnat etti olmaz dedi, allem etti kallem etti gelmedi. Ama sonunda çark etti ve istediğim oldu ya la. Taşındırlar dibime. Benim için mutluluktan öte bir durum. Ancak günümüzün problemi pandemi söz konusu olduğu için bu sefer elim kolum bağlandı. Tek kendimi korumak değil, onların sağlığı benim için daha önemli. Pandemi bir yandan, işlerin yoğunlu bir yandan. Çok uzun süre ayrı kaldım yeğenimden. Haklı olarak sitemkar ses kayıtları ve vieolara maruz kaldım. Haklılar. Hayır sadece yeğenim haklı. Hatçe’nin haklı olması söz konusu değil.

Hatçe’yi bilmem mi ben. Çocuğunun bana özlemini, benim ona hasretimi bildiğinden bunu kullanarak bana zulümlerden zulüm beğendiriyor. Çocuk başka takımı tutuyormuşta gelmiyormuşum diye, yok çocuk beni unutmuşmuşta. Lan çocuk beni unutamaz bizim onla bağımız çok derin ve önemli yerlerden. Hayçe’nin derdi başka bana kız bulup evlendiremedi ya kendini savunmak için bana saldırıyor. Ne demişler en iyi savunma yöntemi saldırıdır. O da onu sergiliyor. Yeğen zaafımı kullanak beklemediğim yerlerden vuruyor. Ulan intikam alıyorsunn bende di mi? Burada sana yazdıklarım falan filan biriktirdin biriktirdin eline fırsat geçti vur tabi. Lan evlendiremedin işte elinde kaldım. İşini düzgün yapma sen sonra en ufak hatamdan vur beni. Ben yeğenimiiii özlediiiiiğm…

Laf edince sana kız buldum da naptın diye bulduklarını listeliyor. Burada yazdım bir kaçı ile olan hikayemi. Sen kaçırdın diyor. En son kız bulduğunda daha liseden mezun olmamıştık, en az 18-19 senesi var yani. Benim tek hatam yakışıklı olmamam. İnsana benziyorum ama. Orada bile suçu bana atıyor. Birisinin anası kovalamış bizi o derece olaylı. Ama suçlu benim.

Vur Hatçe vur tankla, topla falan beklerim. Uçakla, ağır sanayii hamlenle falan.

Benm Hatçe’yi hem döverim (dövmekten kastım burada yazdıklarım tabiki bacıma kıyamam) hem severim.

Siz karışmayın.

Döverim hepinizi döverim.

Tutmayın beni uleayn.

Neyse ben yeğenime mektup yazıyorum. Anası okur ona, okumazsa ben okurum ona.

Sevgili Yeğenim,
Sana bu mektubu kalbimin en derin yerinde olan, kimsenin bulamayacağı o yerden yazıyorum. Sana olan sevgimin duygu girdabına girdiğim şuanda gözlerimden akan yaşlara engel olamıyorum.
Biliyorum ne diyor manyak diyorsun ve anlamıyorsun, haklısın büyüdüğünde okuduğun şu mektubu işte o zaman anlayacak yine ne demiş lan bu manyak diyeceksin. Bu kadar duygusallık yeter ama bil seni manyak gibi seviyorum.
Asıl konumuz bizim aramızı bozmak isteyen bizi çekemeyen ve hatta kendi görevi olan bana kız bulma işini becerememesi bir araya gelince ve nen o kadar laf edince başarısızlığını örtmek için en büyük zaafım olan sana olan sevgim ve özlemimi kullanıp bana saldırılarda bulunmakta zalım anan. Senide videolarda ve ses kayıtlarda bu suçuna alet etmekte. İnan sana kızmıyorum. Ananın suçu hepsi. Sana gelemiyor olmam sana olan sevgimi azaltmaz. O zalım anan olacak Hatçe (sen Hatçe kim diyeceksin pek tabi, Hatçe ananın kod adı. Afişe edip onu rencide etmek istemedim. Keza ona nefret besleyen sinirli kalabalığı evinde zor tutuyorum. Burada yazdıkları elbet okuyacaksın o zaman ne demek istdiğimi anlayacaksın sevgili yeğenim.) bana olan zulmünde seni kullanıyor. Elbet intikamı alınacaktır. Sana yolladığım videoda ki görevini tamamen uygulayacağına inanıyorum ve sonunda kazanan biz olacağız.
Seni her zaman çok seveceğim.

Kirve Dayın
Pipiden Sorumlu Devlet Bakanı

Sonuç olarak: “Hatçeeee senin yaptığın gider benim hoşuma gider.”

Hüzünlüyüm Hakim Amca

Yazdıklarım kendi hayatımın bir kısmıdır. Yaşanmıştır ve gerçektir.

Ancak bunu düz bir yazı olarak yazamıyorum. Düğümleniyor kelimelerle harfler birbirine. Belki diyaloğa dökersem rahatlar ve düğüm genişler, açılır.

O nedenle hepinizi bildiği Hakim Amca’yı gün yüzüne çıkartıyorum. Konuma dahil ediyorum ve kendi kendime konuşuyorum.

Haydi başlayalım o zaman.

Ben: Mübaşiiiir canııımmmm nağber?

Mübaşir: Yine mi sen?

Ben: Evet yine ben beğenemedin mi?

Mübaşir: Neyini beğenecem be manyak herif.

Ben: Haddini bil ben manyak değilim deliyim.

Ben: Hakim Bey Amca ile görüşmeye geldim. Acil görüşmem şart.

Mübaşir: Git odasının orada bekle, burada bekleme.

Ben: Benim burada görüşmem lazım.

Mübaşir: İçeride dava var bitsin bakarız.

Ben: Ne kadar da insan bir mübaşir.

Mübaşir: Git ötede bekle deli.

Zaman geçer, zamanlar geçer ve dakikalar ile saniyeler birbirini kovalar. Mahkeme salonu boşalır, tam hakim bey salonu terkederken başrol olan ben olaya dahil olurum.

Ben: Durun Hakim Bey itirazım vaaaaaar!

Mübaşir: Bağırma lan toplayacaksın insanları başımıza, olay var sanacaklar.

Ben: Yok mu olay? Nereden biliyorsun olaysızlık durumunu?

Hakim Bey: Ne oluyor orada?

Mübaşir: Sayın Hakim Bey bu vatandaş sizi görmek istiyor, odanıza yönlendirdim ama illa mahkeme salonunda görüşmek istiyorum diyor.

Hakim Bey: Evladım odamda konuşsak ya rahat rahat, sana çay da söylerim.

Ben: Çay içilecek zaman mı Hakim Bey Amca? Salonda konuşsak çok önemli ve şart.

Hakim Bey: Salon boş mu mübaşir efendi?

Mübaşir: 1 saat boş Sayın Hakimim. (Tamam bu ülkede bu çok zor ama idare edin, inanmış gibi yapın işte.)

Ben: Ohooo bir saatte asarsın bile beni Hakim Amcaaaaa!

Hakim Bey: Sen yine ne kafalardasın acaba?

Ben: İçeri geçelim Hakim Bey Amca, Mübaşir Abi de gelsin.

Mübaşir: Ama öğlen arası falan filan.

Hakim Bey: Geç içeri hallederiz öğlen aranı, ne istiyorsa yapın sorun çıkmasın.

Ben: Ben ve sorun aşkolsun.

Hakim Bey: Maşallah kulaklarıda radar gibi.

Mahkeme salonuna geçilir. Hakim Bey’in benim isteğimle görev yerine geçer. Mübaşir arkada beklemektedir. Ben de sanık bölümünde yerimi alırım.

Yaz Kızım: Hakim Bey bende tam çıkıyordum. Çıkabilir miyim?

Ben: Olmaz, kalması lazım Hakim Bey, anlattıklarıma yazılı şahit gerenk. Çok önemli bir durum. Yaz Kızım Kal Kızım.

Hakim Bey: Otur kızım sizin öğle aranızı telafi edeceğim bizzat.

Yaz Kızım: Yazayım mı peki?

Ben: Tabiki yazacan, gelecek nesillere tarihi notlar düşülecek. Bu notlara ilk elden şahit olacaksın. YAZ KIZIM.

Hakim Bey: Haddini aşmasan? Sende yaz kızım. Artık kusura bakmayacaksın.

Ben: Hakim Bey mahkeme jürileri neredeeeee?

Hakim Bey: Ne jürisi? Evladım burası Türkiye, yabancı filmleri çok izliyorsun heralde.

Ben: Nasıl olmaz. Jürinin onayınıda almam gerek. Hem olan mevcudumuz çok az. Sayımızın artması ve anlattıklarımı dinleyenleri fazlalaşması lazım. Çok önemli. Hayat ve memat meselesi, daha çok hayat ama.

Hakim Bey: Mübaşir Efendi çağır arkadaşlarından birilerini. Yoksa burayı birbirine katacak.

Mübaşir: Efendim öğle arası herkes yemeğe gider.

Hakim Bey: Bul getir bir kaç kişi öğlen aranızı ayuarlayacam, yemeklerinizde benden. Nereden isterseniz ısmarlarsınız.,

Ben: Bana da yemek bana da yemek. Belki idam öncesi son yemeğim olur.

Hakim Bey: Yemek sana da söyleriz, beraber yeriz de. Ne idamı ne diyorsun sen yine? Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Allah sonumuzu hayır etsin…

Mübaşir dışarı çıkar 2-3 kişiyi sürükleyerek gelir. Yemek vaadiyle kandırmıştır.Arada merak eden bir avukat izin ister Hakim Bey’den gizlilik sözü alır rezil olmamak için kabul eder. Bir iki insanda bu davaya dahil olur. Hakim Bey rica eder onlardan da. (Herkes sözünde durmuştur umarım, sonuçta yazan benim ve iyi bir insansam onlarda iyi birer insandırlar heralde.)

Hakim Bey: Anlat evladım. Nedir derdin?

Ben: Geçmişimin yargılanıp gereken cezanın verilmesini talep ediyorum Hakim Bey. (Durum ciddi amca demeyi bıraktım, burada oyun oynamıyoruz.)

Hakim Bey: Nasıl yani evladım? Anlayamadım biraz daha açar mısın konuyu?

Ben: Geçmişimizde yaptığımız hatalar bizim hayatlarımıza pişmanlık olarak katma değer vergisi olarak geri dönmekte. Hayata renk katma ve çelme takma vergisi Konuyu sulandırmama izin vermeyin lütfen. Konu çok ciddi. Evet Geçmişimizde yaptıklarımız ve yapmadıklarımız/yapamadıklarımız geleceğimizde bizi ilk elden etkilemekte. Yani geçmişimizde yaptığımız bir hata geleceğimizin katili olmakta. O nedenle geçmişimi azılı bir suçlu olabilir ve yargılanıp cezalandırılmalı. Yaşanılan pişmanlık bu duruma yeterli ceza olmuyor. İnsan oğlu pişmanlıklardan ders almıyor çünkü. Örnek bir ceza olmalı ve insan eblatları bu cezadan çekinerek adım atarak geleceklerine olumsuz etki etmemeli.

Hakim Bey: Geçmişinde yaşadığın hangi olayı suç olarak bize bildiriyorsun peki?

Ben: Aynı okulda okuduğum, hasbelkader başka bir ortamda tanıştığım baş harfi “Z” olan ve yakın arkadaş olarak çok samimi olduğum bir hatun kişiyi sevdiğimi söyleyemedim. Çekindim, arkadaşlığımızın bozulmasından belki korktum. Beni sevdiğini söylemişti ama açık uçlu bir mesajdı. Belki de arkadaşçaydı bu sevgisi ve ben yine yanlış yoldaydım. Söyleyemedim. Söylesem sadece “Hayır” derdi ve unutur yine dostluğumuza devam ederdik, bilemiyorum. Bir sıkımlık kurşunum vardı ve kendi kalbime sıktım. Söyleyemedim. Hakim Bey bir insanın sevdiğini söyleyememesi çok büyük suçtur ve bunun cezasız kalması imkansızdır. Yanındaki insana “çişim geldi” diyebilen insan oğlu sevdiğini söyleyemiyor. Bir sürü nedeni var; utanmak, korkmak, çekinmek ve beşbenzeri şeyler. Duygularını konuşarak gösteren tek canlı türü olan biz insan evlatları duygularımızı ifade etmeye korkuyoruz. Bize bahşedilen bu özelliği neden kullanamıyoruz? Buna neden olan, geçmişten gelen görünmez bariyerler var. Buna neden olan insan oğlunun da yargılanmasını istiyorum. Azmettiriciler var. Ama baş suçlu benim.

Hakim Bey: Ne zaman oldu bu bahsettiğin durum?

Ben: 13-14 senesi var Hakim Bey.

Hakim Bey: Ohooo evladım çok olmuş, zaman aşımına girmiş suç. Cezayi Müeyyidesi kalmamıştır. Dava düşer.

Ben: Düşmez Hakim Bey. Ne demek dava düşer? Enflasyon düşer bu dava düşmez. Geçmişte işlenen bir suçun bugüne etkisi hala sürüyorsa bu dava düşmez, rica edeceğim tekrar gözden geçirin.

Mübaşir 1: Bu manyak ne anlatıyor ağabey? Kim bu?

Mübaşir 2: Bende bilmiyorum bizim köylü abi çağırdı bende geldim.

Hakim Bey: Kendi aranızda konuşmayın evladım, sessizlik. (“Sizi salondan atarım” diye atarlanamadı çünkü zorla tutuyor zaten içeride.)

Hakim Bey: Geçmişte işlenen bu suçun cezasını şuan zaten çekiyorsun. Pişman mısın bu yaptığından?

Ben: Cezasını çekiyorum ama insan kendini cezalandırırken bile kendisine kıyamıyor Hakim Bey. Üzülmekten, ah-vah etmekten öteye gidemiyor. Başkası tarafından cezalandırılmak daha etkili. Pişman mıyım tabiki de pişmanım. Pişman olmayan insan olur mu lan?

Hakim Bey: Lan mı? Kendine gel. (Role giren Hakim Bey tatlılığı)

Ben: Ağzımdan firar etti Hakim Bey. Özür dilerim. Ağzımı açık bulan edepsiz şeyler firar etmeye yer arıyor. Daha dikkatli olacağım.

Hakim Bey: Peki işlediğin bu suçun diğer tarafındaki kişi ile görüşüyor musun hala?

Ben: Hayır. Ben sevdiğimi söyleyemedim. Arkadaş olarak devam ederken ben iş koşuşturmasına girdim o okul mokul derken koptuk birbirimizden. Birazda benim kayıp 6 senem girince işin içine iyice uzaklaştık. Bunda da suçluyum, bakın Hakim Bey ben tam azılı bir suç makinesiyim. Kazdıkça birşeyler çıkıyor. Gözden ırak olan gönüldende ırak olur demişse haklıdır. Ama hatamı telafi etmek istedim 6 yıllık Lale Devri’nden çıkınca kendisine ulaşmaya çalıştım, ulaştım da mesaj attım ama cevap vermedi. Bence haklı. Suçluyum işte. İnsanlar sevdiklerinden uzak kalmamalı. Sevdiklerini söyleyebilmeli. Yargılanmalı ve cezalandırılmalıyım. Geleceğimin katiliyim. Pişmanlık hafif kalıyor. Hakim Bey uyumaaaaağ.

Hakim Bey: İçim geçmiş, karnımda acıktı.

Ben: Lütfen ciddiyet, tokmak nerede vurmam gerek kürsüye.

Hakim Bey: Tamam konumuza dönelim. Geçmişinden dolayı seni yargılayıp cezalandırmak bugününe ve geleceğine ne gibi bir fayda sağlayacak? Yaşanmış bitmiş. Önüne bakman gerekmez mi?

Ben: Belki hemen bir yaptırımı olmaz ama içimi rahatlatır. Dışarıda elimi kolumu sallayarak gezemem. Başkalarına örnek olurum. Geleceğime ördek olurum. Önüme bakmam için geçmişime veda etmeliyim. Suçum gayet sabit, bir insanın en doğal hakkı olan duygularını ifade etme özgürlüğünü kendimi bilerek isteyerek engelleyerek geleceğimi etkiledim. İtiraf ediyorum, suçumu kabul ediyorum ve cezam ne olursa olsun boynum kıldan incedir. Tiz vurun kellemi.

Hakim Bey: İdam mı kaldı evladım. Hem bunun suçun cezası ölüm değildir. Suçunun farkındasın ve itiraf ediyorsun. Hafifletici sebeptir. Pişmanlığın çok belirgin, gözlerinden okunuyor bu da hafifletici sebeptir ve kıyafetinde pek bir hoş en belirgin hahfifletici sebeptir bu. Bu nedenle KARAR VERİYORUM.

Herkes ayağa kalkar. Ben zaten ayaktaydım, oturacak gün mü bugün? Çok alemsiniz.

Ben: Asın beniiiiiğğğ!!!

Hakim Bey: Sus, saygısızlık yapma!

Hakim Bey: KARAR: Mahkememize başvurmadan kendi kafasına göre gelen avukatı olmayan malum deli şahısın belirttiği “Geçmişinin Yargılanma” talebi ve kendi ifadesi ile bahsettiği durumun suç teşkil etmediği, pişmanlığın sabit olduğu ancak cezasız kalmasının doğru olmayacağı düşünülmüş, bu nedenle sanık olan şahsın her hafta bin kere “Seni Seviyorum” yazıp bizzat bana getirmesine karar verilmiştir. Temyiz yolu açıktır.

Mübaşir: İtirazım vaaaarr asın bu manyağı.

Hakim Bey: Öhmm Öhmm. Ne oluyor?

Mübaşir: Özür dilerim Sayın Hakim Bey bir an gaza geldim.

Hakim Bey: Olmaz öyle daha dikkatli ol. Hoş kelimeler değil.

Ben: Mübaşir abi datlu gonuştu. Bu ceza çok hafif.

Hakim Bey: Evladım sen zaten kendi kendini devamlı yargılıyorsun. Bu en büyük ceza değil mi?

Ben: Hakim Bey de datlu gonuştu ama yetersiz. Temyize gideceğim, itiraz edeceğim.

Ben: Bari hapse atıp bir süre falaka malaka cezası vereydiniz. Hatçe’de suç ortağım onu da verin yanıma canım sıkılır içeride benim. Ben çekiyorsam o da çeksin bacılık bunu gerektirir. Hem o çok suçlu, Görevde ihmalkarlık yapıyor.

Hakim Bey: Boşver Hatçe’yi temyizi gel yemeğe gidelim. Mübaşir efendiler sizde alın şu kartı yemek söyleyin kendinize. Soran olursa benim görevlendirdiğimi söylersiniz.

Ben: Yemekten sonra gideceğimm temyize. Aç ayı yargılanamz.

Uzun lafın cücesi siz siz olun duygularınızı saklamayın, ne yaşayacaksanız yaşayın. Daha sonra cezasını yine siz çekiyorsunuz ve benim gibi kendini yargılatacak bir Hakim Bey Amca’nız olmayabilir. Kalırsınız kendi kendinize.

Hayat bu yaşayın işte.

Ne Olacak Bu İşler?

Haftaiçi sabahları dinlediğim radyo programında geçen gün konuşulan konusu “Kendi kendinize ‘ben şu anda tam olarak ne yapıyorum acaba’ diye sorduğumuz anlardı. Program ismini versem telif isteyebilirler mi? Rencide edilebilinir miyim? Siz siz olun radyo dinleyin, radyo candır diyerek sosyal mesaj vereyim bari.

Evet konuşulan konu “Kendi kendinize ‘ben şu anda tam olarak ne yapıyorum acaba’ diye sorduğumuz anlardı”.

Şöyle bir mesajla yayına dahil oldum: “Uyandığımda yataktan kalkarken sorduğum sorudur bu: “Ben ne yapıyorum şu anda, halının desenleri ne enteresan?” mesajımın ilk kısmıydı.

Evet çok klişe gelebilir sabah yataktan kalkma hikayeleri. Ama hepimizin ortak noktasıdır. Değinmemek olmaz ki. Hani o reklamlarda, dizilerde ve hatta filmlerde gerinerek prens/prenses gibi kalkabilen kaç kişi var aramızda? Gece yaptığı makyajı hiç bozulmadan, yatağın herhangi bir yerine bulaştırmadan uyanan sevgili kadın bireyler siz söyleyin, yattığınız gibi kalkabiliyor musunuz? Ya siz bey bireyler; salyanız akmadan, saç baş dağılmadan full karizma uyanabiliyor musunuz? Bey birey olarak kendi adıma cevaplayayım hemen: “Bir hayvandan hallice uyanıyorum arkadaş”.

Hani olur ya uyanırsınız, yer ve zaman bilincinizi yitirmiş gibi doğrulursunuz yataktan. Bilgi beyne geç gelir. O aradaki birkaç saniye çok fenadır. Ben neredeyim? Saat kaç ve hatta ben kimim? İşte o anda etrafa boş boş bakılır. İste dünyanın gizemi bence oradadır. Hayatın anlamını çözebiliriz o manasız bakışlarla. Herşey çok enteresandır. Halının desenlerinde şifreler gizlidir. Çözmek istersiniz akan salyanız eşliğinde. Siz Monako Prens/Prensesi olabilirsiniz, salyanız akmıyor olabilir ama benim akıyor arada bir. İnsanım lan ben. Gayet yerli ve doğal. Bakışlarınız ayağınıza kayar: “Aman ya Rabbim bu ayaklar benim mi?”. Halı, ayak ve bu kombini tamamlayacak terlikler nerededir acaba? Nerede çıkarttıysan oradadır. “Ben nerede olduğumu ve zaman kavramını yeni kazanmışım terlikleri konumunu nereden bulayım” derken ayağınızın halıyı okşaması esnasında terliklere kavuşulur. Sonrası malum hayata başlangıç seansı devam eder.

Ama bu uyanış bir alarm eşliğinde ise farklı şeyler yaşıyor olabilirsiniz. Olması gereken gibi kalkıp alarmı kapatıp uyanma seansı sonu hayata başlama rutinlerine geçebilirsiniz. Alarmı erteleyip “5 dakika yeaaa” diyerek tekrar yatabilir ve ertelemelerden çelenk sonucu geç kalabilirsiniz. Benim gibi alarm çalmadan kalkıp “Alarm yorulmasın” dercesine alarmı kapatıp uyanabilirsiniz. Alarm sesi ile panikleyip bir önceki paragrafta yaşananları fazla fazla yaşayabilirsiniz. Bir de erken uyanma zorunluluğu olmayan tatil günlerinde vücudun erken kalma kabiliyeti kazandığı için bir panikle uyanıp tatil olduğunu unutup panik yapıp “aman ben geç kaldım” paniği de yaşayabilirsiniz. Bu da zaman kavramını yitirmemizle alakalıdır. “Amaaan bugün tatil yeaaa” diyerek tekrar uyumak en tatlısıdır belki de. Bir de uyanıp giyinip işe gidecem diye hazırlanıp tatil olduğunu kavrayıp haline gülenler bile olabilir, çok doğaldır ve yadırgamamak gerekir.

Yani sabah uyandığımızda ya da kendim için söyleyeyim sorduğum soru “Ben ne yapıyorum şu anda” sorusu atomu parçalamakla eş değer olabilir. Sorgulanan bir çok şey var ve beyin bunlara cevap vermek için gerekli zamanı kazanmak için ne gerekiyorsa yapıyor. O nedenle yataktaki bu soru çok önemli.

Programda ki konuya katıldığım mesajın devamında ise: “Ayrıca yeni bir halt edecekken flört olabilir, yeni bir iş ya da yeni bir yaramazlıkta olabilir o anda sorduğum sorudur “Ben şu anda ne yapıyorum?” yazmıştım.

Her yeni bir başlangıç heyecan yaratır ve bu heyecan çok tatlıdır. İnsanın içini kıpır kıpır eder. Eder etmesini de biz insan evlatlarına ait içimizi kemiren o duygu, merak ve vesvese hali bizi derin düşüncelere sevk eder. En büyük korkumuz hayat rutinizimizin değişmesidir. Acabalardan bir çelenk dayanır kafamızın içindeki çoğu kapıya.

Bir sevgili adayıyla ilk buluşmada “Ben ne yapıyorum ulan” diye sormuyor muyuz hiç? Siz sormayın zaten aranızdaki tek manyak benim ben soruyorum, herşeyi ben yapıyorum. Ne pis bir insanmışım tüüüü bana. Tabi bunda tanışma şeklide önemli. “Ulan ne hale düştük” denebilinir mesela bunun karşımızdaki insanla bir alakası yoktur, durumun abesle iştigalliğindendir bu. Bir de alışılagelmiş yalnızlığınızın son bulma ihtimali sonucu yalnızlığınızın canına kastettiğiniz için size oynattığı oyunların sonucu da olabilir. “Ne güzel yalnızdık lan bu ne şimdi” diyip yalnızlığın verdiği huzurun bozulması, başına iş açması korkusu da olabilir. Kim uğraşacak lan şimdi önemli gün ve haftaları kaçırma, hediyelere falanlar filanlar. Bunlar bahane zaten. İlk buluşma olumlu geçmişse zaten bu yaşanan vehimli durum hemen geçecektir. Mutluluğa açılan kollar sizi sarıp sarmalayacaktır. Tabi ki mutsuz biten bu buluşmalar ve ilişkiler sizin bu ilk buluşmada yaşadığınız vehimli durumu gözünüze gözünüze sokacaktır. Hep yalnızlığınızın oyunlarıdır bunlar. Yalnızlığım benim sidikli kontesim…

Tabi mesajın devamında bahsettiğim yeni bir işte bu duruma benzer. Yeni bir ortam, yeni arkadaşlar ve hiç değişmeyen sevimsiz erken kalkma zorunluluğu ve büyükşehir trafiği derdi eğer kendi işinizi kuruyorsanız daha ağır sorumluluk ve endişeler taşırsınız. Toplu taşımalar keza eğlenceli olabiliyor bunu bir çok kez yazdım. Yani bir anda hayatınız değişecek. İşsizliğiniz kısa bir dönemse bu dediklerimi çok yaşamazsınız. Ufak bir yeni iş heyecanı yaşarsınız sadece. Ama uzun bir dönem ise işsizliğiniz bu dediklerimi iliklerinize kadar hissedersiniz. Tabi vurdumduymaz olup hiç umursamayabilirsiniz de. Ama sonunda bana pis insan muamelesi yaparsınız hep.

İlk görüşme esnasında ya da iş kurma aşamasında “Ne yapıyorum şu anda lan ben” diye sorarsınız. Cevabı basittir “Erken kalkmak mecburen, işe gitmek mecburen.”. İşe alınma korkusu da olabilir. “Ay aman düzenim bozulacak” endişesi. Ama el mahkum o işe ihtiyacımız var.

Yani eski yaşantınızdan ya da alışkanlıklarınızın dışına çıkacağınız bir durumda savunma sorusudur bu. Cevap verilmez genelde. Sorulur ve geçilir. Yapılacak eylemden vazgeçirebilir de. O zamanda hatalı karar aldıysanız “Ne yaptım lan ben?” sorusu ortaya çıkıyor.

İnsanoğlu kendi kendini sorulara ve sorunlara boğmayı pek bir seviyor.

Ben genelde ne halt yiyeceksem ilk adımda hep “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” diyorum.

Dip Not: Hafta içi her sabah 07.00 ile 10.00 arası Show Radyo’da Modern Sabahlar’ı dinlemeyen ve yakışıklımız Ege Kayacan’ın esprilerine gülmeyenleri ilk paylaştığım ekteki Konuşan Cüce Bireyler kovalasın…

HALKA SERZENİŞ

Ey Halkım,

Alooooo kimeee diyoruuuum?

Evet evet sana diyorum, yanındakilere ve berindekilere, belkide hiç yanında olmayanlara da diyorum.

Dinler misiniz lütfen hepiniz!

Dinlemelisiniz!.

Yeni bir yıl geldi; umutlar, hayaller ve beklenen mutlu günler.

Eski yıl lanetlendi, kötülendi, ağıza gelen söylendi. Bütün kötü şeyler üzerine yıkılarak aramızdan ayrıldı.

Halbuki geçen sene de bu senenin başlangıcı gibi değil miydi? Umutlar, hayaller falanlar filanlar. Kırmızı donumuzu giyip girmemiş miydik? Bu sene süslenen çam ağaçları geçen seneden kalan ağaçlar değil miydi?

Arka taraftakiler kendi aranızda fısıldaşmayın. Gelin hep beraber fısıldaşalım. Kimse duymasın. Aramızda kalır merak etmeyin.

Kafamı karıştırmayın ulan. Kime diyorum dinleyin işte beni.

Biz insan evlatları suçu başkasına atmayı ne çok severiz. Kendimiz mükemmeliz çünkü. Özeleştirisini yapan, kendini yargılayabilen insanlar bizim için öcüdür. Ne demek kendini eleştirmek. Dünyada bunca insan varken bir insan evladı kendisini neden kendini eleştirsin? İcat çıkartmayın.

Masanın köşesine hani o ayağımızın en küçük bireyini vururuz da suçlu masadır. O masanın orada ne işi vardır? Dış ve iç minnakların oyunu mudur bu? Canımıza kasıt vardır? Geçmişe dönersek ama: “-Aşkitom o masa burada çok güzel durmadı mı? -Evet çok güzel durdu eline sağlık bebeyim.” Suç masada bir masa koyulduğu yerde o kadar estetik durmamalı.

Anlatıyorum dinlemeniz lazım. Şart ve çok gerenk.

Kimse yoğurduna ekşi demez. Diyemez. Ekşiyşe organiktir. İnorganik olan insanlık.

Eski yıla yapılan bu linç girişimi de bundandır işte. Kendimiz ettik kendimiz bulduk. Yılın ne suçu var. Süresini doldurup gidiyor işte. Çekiyor cezasını zaten. Geçip gidiyor. Geri dönmeyecek. Geçmişte anı olarak kalacak, takvimlerde yaprak olarak. Hatıralarda geçip giden bir tarih, sayı topluluğu.

Sen kendini sorguladın mı ey insanoğlu?

Ne yaptın bu süre içinde? Kendi ektiğini biçmedin mi? Biçtiğini beğenmediysen ektiğini sorgulayacaksın.

Seni uyardılar dinledin mi?

Yapma dediler yapmamazlık yaptın mı?

Duyar kastığın şeylerin kaçta kaçını sen uyguladın?

Sosyal medyada hashtag taptığın şeyleri paylaştıktan sonra ne kadar hatırladın?

Yılın yıpranmışlığını tatil yaparak kendini sokağa atarak sanki hiçbir şey yokmuş, yaşanmamış gibi geçirebildin mi?

Senin yüzünden mağdur olanları düşünebildin mi?

Neden düşünesin ki?

Evet sen insan evladı bencilsin ve kendini beğenmişsin. Eleştirmezsin kendini.

Geçen yıla bok atarsın. Korkundan gelecek yıla da şirin gözükmek için götüne kırmızı donu giyersin.

Hangi suçu üslendik ki?

Sıkışınca kur komplo teorini, biz mi meleğiz…

Bir yıl 365 gün, 52 hafta, 4 mevsim, 8760 saat, 525600 saniye ve onunla çokça saliseden ibaret.

Süresini tüketip geçiyor. Erken kaçmak yok 4 yılda bir fazladan bir gün bize sunuyor o kadar. Zamanında gelip ve zamanında gidiyor. Tüketiyor süresini. Tükenen bizim ömürümüzden oluyor. Tükenen biz oluyoruz ve bunun suçlusu biziz. Yaşayan biziz. Zamanı bize sunan o yıl sadece. İyi geçmişse biz başarmışızdır, en fazla şanslı bir yıl deriz onu da kendimize yorarız. ama kötüyse suçlusu geçen yıldır. Kötüdür, lanetlidir. Katli vaciptir.

Vurun geçmiş yıla…

Gelecek yıla mucuk mucuk.

Şimdi olaysız dağılabiliriz. Dağılan lan dağılın lan dağılın…

DİNGİLLER DİNGİLLER BU NASIL HALLER? YIL İKİ BİN BİLMEM KAÇ OLDU HALA DİNGİLLER…!!!

YIL SONU

İçimdeki sesleri bastıramıyorum.

Deliyim ama delirmedim daha merak etmeyin.

Kendi kendime konuşuyorum, sosyal mesafeli iletişimin en güzeli. İnsan yalnız kalınca kendini dinleme fırsatı kazanıyor. Hiçte fena değilmiş muhabbetim. Bir tarafımda çılgın ve yaramaz bir çocuk diğer tarafımda huysuz bir ihtiyar. İkisi birbiriyle anlaşamıyor, ben onlarla anlaşamıyorum. Ama beni ben yapan da bu çekişme belkide. Beyin fırtınası diyebilir miyiz? Dememize itiraz eden birileri yoksa diyebiliriz bence. Her fırtınadan sonra güneş açar ya belki de onun gibidir. İçimde kopan fırtınalar yeni kapılar açmama ilham veriyor. Yön gösteriyor. Ying ile Yang gibi benim içimde de huysuz ve yaramazlık/çılgınlık var. İyilik kötülük zaten hepimizin içinde, kalbinde. Mantığımız da karar mekanizması zaten.

Neyse çok uzatmaya gerek yok, içimden gelen sesler var; paylaşmam gerenk.

-(Emekli Albay) Alooooooooo koğuş kalk! Uyanın çabuuuuukkk!

-(Yaramaz Çocuk) ZZZzzzZZZzzz!

-(Ben) Ne oluyor Albayım? Uyanığım gayet. Hayırdır?

-(E.A) Sen uyanıksında bak şuna uyuyor hala. Gece yatmaz, sabah kalkmazgillerden bu da.

-(Ben) Ben uyanığım ama içim uyuyor biraz, demek ki bundanmış ehi ehi.

-(E.A) Sen espri mi yaptın bana mı öyle geldi?

-(Ben) Albayım ne oldu sabah sabah yükseldiniz yine?

-(E.A) Şu işe yaramazı da uyandır öyle anlatayım.

-(Ben) Albayım sen bana anlat o nasılsa sesimize kendiliğinden uyanır, dürterek uyanınca geri tepiyor. Seninle dura dura sana benzedi biraz. Huysuzluğunu bulaştırdın.

-(E.A.) Sensin huysuz, densiz herif. ,

-(Ben) O da doğru, hepimiz biriz nasılsa. Anlat Albayım, dinliyorum ben.

-(E.A.) Yıl sonu geldi. Yılı kapatmamız lazım, envanter yapmamız lazım, arşivleri güncelleyip kapatmamız lazım. İmha edilecek evrakları imha etmemiz lazım. Kapatılması gereken hesaplar var. Çok işimiz var.

-(Ben) Çok iş var desene Albayım.

-(E.A.) Durmadan başlamamız lazım. Geçecek olan senede yaptıklarının envanterlerini tutmakla başla.

-(Ben) Malum durumdan dolayı pek birşey yapmadım, envanterini tutmak zor olmasa gerek.

-(E.A.) Olanı tut, hayallerini değil zira gerçekleştiremedin. İnsanoğlu ders çıkarttı mı acaba? Yaz neler yaptın, hayatına neler kattın? Neler öğrendin? Ailene, evine neler aldın ya da yaptın? Hayatına giren-çıkanları yaz.

-(Ben) Yazıyorum Albayım. Ailenin önemini öğretti. Desteğin, birliğin. Evdeki, eldeki şeyleri daha kapsamlı kullanmayı öğretti. Gereksiz alışverişte yaptık pek tabi. Can sıkıntısından sadece. Onlar envanterin en başına yazalım ki bir daha aynı müsrifliği yapmayalım. Gereksizse almayalım. Kitaplar Albayım en önemlisi onlar. Onları da es geçmeyelim. Zaten çok okuduğum şeyi daha rahat ve bol zamanda okuyunca tadını daha rahat alıyormuş o satırların. Zaman ayırmak yerine o zamanı uğraştığımız şeye adamayı öğrendim albayım. Vakit doldurmaktan ziyade vakti değerlendirmeyi kazandım. Bunu tabi ki eve bağlı kaldığım zamanlarda yapabildim. Yoksa hayat devam ediyor, iş güç falan filan. Hayatın koşturmacasını özlüyor insan. Özlemlerimizi de envantere ekleyecek miyiz Albayım?

-(E.A.) Onları muhasebe kısmında belirteceğiz. Yılı kapatırken hesap edeceğiz. Bitti mi envanterin?

-(Ben) Bitmedi ama aklıma geldikçe eklerim artık, çok zamanımız yok işi bitirelim. Üstünden geçerken eklerim.

-(Y.Ç) Ne oluyor ya yine durmuyorsunuz arkadaş?

-(E.A.) Oooo paşam rahatsız mı ettik seni? Kalk toparlan işimiz var bir ucundan tut , hele şu sıfata bak.

-(Y.Ç.) İhtiyar formunda maşallah. Yıl sonu geldi ya. Noel Baba gibi heyecanlıdır şimdi. Kırmızı donunu giydin mi Albayıııımmmm?

-(E.A.) Göstereceğim ben sana donu şimdi gel kaçma buraya.

-(Ben) Durun lan kafamı karıştırmayın. Düşünüyorum. Envanter eksik kalmasın. Yılı kapatamayız mazallah. Albay bizi geçmiş senede bırakır.

-(Y.Ç.) Envanter mi? Eşyalar yani? Gereksiz aldığın ve bir kez bile giymediğin şeyleri yazdın mı?

-(Ben) Yazdım tabiki israftı. Tekrar yapmamak için başa kalın puntolarla yazdım. Ne yapayım can sıkıntısı yeni gelen birşey umut oluyordu, hayalleri besliyordu. Ama israf kabul ediyorum. Yapmamak lazım onu öğrendim. Öğrenmenin yaşı yoktur.

-(E.A.) Millet sokaktayken alışveriş çılgınlığı yaşar bu eve kapanınca yaşadı vallahi gerizekalı bu çocuk.

-(Ben) Duyuyorum Albayım ayıp olmuyor mu?

-(E.A.) Duy diye söylüyorum zaten.

-(Ben) Ufaklık gel yardım ette şu arşive el atalım.

-(Y.Ç.) Arşiv mi? Geçmişe yönelik ne varsa imha et bitsin gitsin.

-(E.A.) Olmaaazzz belli süre saklanması öncelikli evraklar var. Suç işlersiniz. Sen ne anlarsın zaten velet.

-(Y.Ç.) Kime neye hesap verecek bu içinde konuştuğumuz kişi? Yeni anılara/evraklara yer açmak gerekmez mi? Eskiler toz bağlıyor, yer kaplıyor. Gözümüzü ileriye dönmemiz gerekmez mi?

-(Ben) Kötü anıları yok edelim ama ya iyi anılarımız? Mutluluklarımız?

-(Y.Ç.) İyi anılarını evrak olmadan hatırlamıyorsan iyi değildir ki, seni mutlu eden şeyleri birşeye ihtiyaç duymadan da hatırlayabiliyorsan o şey iyi anıdır. Güzel olanda odur. Anıların, yaşanmışlıkların seni sen yapandır. Görevi bitince çekip gitmelidir. Nasılsa aynı hatayı tekrar yapmayacağını öğrenmişsindir. Belleğinde yer tutmaz ama bilirsin. Mutlu şeyleri yaşarsın, hatırlıyorsan hayatına dokunmuştur izi vardır o nedenle geçmişte kalanı yok edersen geleceğindeki mutluluğa yer açabilirsin. Unutmazsın elbet hatırlayınca bir tebessüm konar yanağına. Bence geçmişte kalan geçmişte kalmalı, imha etmeli. Etmeliyiz ki iyi/kötü yeni şeylere yer açalım. Önümüze bakalım. Uğraşmayın arşivle.

-(E.A.) Bu konuşan kim? Bizim densizde ne cevherler varmış vay be.

-(Y.Ç.) Ne sandın? Ufak tefek sandın Karamürsel sepeti mi sandın?

-(Ben) Tamam sulandırmayın durumu çok işimiz var. Ne diyorsun Albayım ne yapalım?

-(E.A.) Çocuk haklı, ama biz yine de kopyalarını çıkartalım asıllarını imha edelim. Ne olur ne olmaz.

-(Ben) Haydaaa o nasıl olacak.

-(Y.Ç.) Huysuz ve titiz herif.

-(E.A.) Tamam tamam ben hallederim o işi siz yılı hesaplayıp kapatın.

-(Ben) Bir ara mı versek? Soluklansak?

-(E.A.) Hatçeee’yi gördün uzun süre sonra. Hala bir kız bulamadı.

-(Y.Ç.) Kim ne yapsın bunu.

-(Ben) Sen sussana velet. Albayım dalgaya vuruyor artık Hatçe beni. Yaşlandı pek tabi.

-(E.A.) Falaka çözümü falaka.

-(Ben) Durun hele onu başka zaman yerden yere vururuz.

-(E.A.) Yılı kapatın hadi ıuzatmayın.

-(Y.Ç.) Tut hesabını hesap makinesini bekliyorum tutuşturdun elime ben ne anlarım ki. Matematik sevmiyorum ben LEBLEBI yazayım makinede olmaz mı?

-(Ben) Bir sus hep laf kalabalığı.

-(Y.Ç.) Laf kabalığını da göstereyim mi?

-(Ben) Tamam tamam uslu dur. Yaz Güzel başlayan sene de elimize geçen sağlık be şükürden başka ne var ki? Hesaplarımız tümden şaşmadı mı? Alınan nefesin değerini ne maaşlar ne ödenekler ne de ek gelirler, kullanılan araçlar, oturulan evler karşılayamadı. Nefes hepsine baskın çıktı ve vergisini aldı. Şükür ettirdi alınan her soluğa. Allah’ın verdiğine şükür ettik. İnanmanın gücünü kavradık. Ailenin gücünü öğrendik. Yeri geldi mi çaresiz kalabileceğimizi çok iyi kavradık. Bunları artı olarak katmalıyız hesaba. Çünkü biz insanoğlu yaşamadıkça, başımıza gelmedikçe öğrenemiyoruz. Hesabını yapamıyoruz. Kapımız çalınmazsa o kapının varlığını unutuyoruz. Sağlığın, huzurun ve özgürlüğün sonucu mutluluğu getirdiğini öğrendik. Götürüsü de çok oldu sevdiklerimizi kaybettik, tabiki ondan başka kayıpların bir önemi kalmıyor. Geri gelmeyen tek şey bu dünyadan göçenler. Geri kalanını elbet geri kazanabiliriz. Vergi iadesi gibi. Aldıklarımız, verdiklerimiz, kazandıklarımız, kaybettiklerimizin toplamında bu senenin hesabı gayet öğretici oldu.

-(E.A.) Yalnızlıkları da hesaba kattın mı?

-(Ben) Albayım yalnızlık tercih mi yoksa bize sunulanı kabul etmek ya da etmemek mi? Ona göre hesabını yapmamız gerekmez mi?

-(E.A.) Sen ver kararını.

-(Y.Ç.) Herşey sevgiye dahildir bence.

-(Ben) Sevmek istedim, sevmeye çalıştım. Seveni aradım, sevgiyi aradım, sevilir gibi oldum ya da öyle sandım; bulur gibi oldum. Mantık Bey olur/olmaz paradoksu yaşattı, kader tabi ki herşeyin hayırlısı. Yalnızlık tercihte olabilir ama kaderde varsa olan güzeldir. O nedenle lüks vergisine tabidir. Hesaba katmamak gerek.

-(E.A.) Tamam o zaman kaptın hesabı.

-(Ben) Kaydettin mi çocuğum?

-(Y.Ç.) Tamamdır.

-(Ben) Envanteri hesabı arşivi ile seneyi kapatabiliriz Albayım.

-(E.A.) O zaman kapattım gitti.

-(Y.Ç.) İhtiyar bir sene daha yaşlandın ne olacak bu halin?

-(E.A.) Hööösst densiz haddini bil. Alırım ayağımın altına.

-(Ben) Beyler bir susun hem birşey unutmadık mı?

-(E.A.) Evet unuttuk, akıl mı bırakıyorsunuz adamda. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar.

-(Y.Ç.) Yeni yıl yeni umutlarla sağlı ve mutlulukla gelsin.

Herkese öncelikle yeni yılın sağlığın olduğu, eski hayatımıza dönebileceğimiz ama asla yaşadıklarımızı unutmayıp şükür edeceğimiz; musmutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yıl olması dileğiyle.

MUTLU YILLAR.

Delinin Delile İhtiyacı Yoktur

DİKKAT! DİKKAT!

İçimdeki Emekli Albay konuşuyor.

DİKKAT! DİKKAT!

Ey İnsan Evlatları;

Siz değil miydiniz aldığınız nefesin değerini bilmeyen? Ne oldu? Maske ile yüzlerimizi kapattık, evlere kapandık. Dünyanın bize sunduğu nimetlerden uzak kaldık. Hani özgür kuştuk, kafese hapsedilmiş muhabbet kuşlarına çevirdi hayat bizi. Hadi konuşun cici kuş cici kuş diye.

-Aloooo Huysuz İhtiyar bir kendine gelir misin lütfen!

-Sen kimsin?

-Ben benim.

-Bende senim!

-(Ben) Sen benim içimdeki sessin.

-(Emekli Albay) Sen sesi çıkartansın, bir blok flüt gibisin. ben üflüyorum sen ses çıkartıyorsun.

-(Ben) Yok öyle bir durum, çıkardığın sesleri sansürleyen benim.

-(Yaramaz Çocuk) Ne oluyor yaaaa bir uyutmadınız beni!

-(Emekli Albay) Bu saatte uyanılır mı be densiz herif.

-(Yaramaz Çocuk) Sana mı soracağım be ihtiyar? Gece horlamandan uyunmuyor ki.

-(E.A.) Ben horlamam iftira atma.

-(Ben) Bir susar mısınız rica etsem. Tartışmayın demekten dilimde tüy bitti gayet tüysüz bir dile sahibim. Hani anlaşmıştık biriniz ortadayken diğeri susacaktı? Sen Yaramaz Çocuk uyandıysan uyandın ne var yani erken kalkan çok yol alır. Albayım sende kusura bakma horluyorsun.

-(E.A.) Hani ben iç sestim, işine gelmeyince horluyorsun oluyor değil mi? Horlayan sensin, bana atma boku.

-(Ben) Horlamak mı? Yastık rahat değildir falan filan. Konumuz benim horlamam değilki. Sen konuşmak için mikrofonu istedin konuş işte Albayım.

-(E.A.) Şu velet araya girdi sinirlerimi zıplattı.

-(Y.Ç) Senin sinirlerin takla atmaya yer arıyor beni bahane etme.

-(Ben) Aloooo susun ya, vallahi, bir litre su içer içeride boğarım sizi.

-(Y.Ç.) Alkollü birşeyler içte kafamız olsun be abi.

-(Ben) Sus çocuğum, sus evladım bak Albay Amcamız konuşacak bir konuşsun.

-(Y.Ç.) Tamam ben geri yatmaya gidiyorum ne haliniz varsa görün, söyle o ihtiyara bağırmadan konuşsun.

Ve karşınızda tekrar Albayımız:

Evet nerede kalmıştık insan evlatları?

Muhabbet kuşu diyorduk, esir ettiğimiz ne varsa hayatımızda şuan aynı esir hayatını siz yaşamıyor musunuz? Konuşmaya korkardınız; sevginizi, nefretinizi ne varsa içinizde şimdi ise konuşmaktan başka birşey yok elinizde. Telefonlar, internetler, görüntülü toplantılar. Duygularınızı da konuşuyor musunuz? Yarın ne olacağı belli değil konuşun. İçinizde kalmasın.

Ne o home office delisiydiniz ne çabuk sıkıldınız? Sizin diz üstü bilgisayarla kahve köşelerinde çalışmak havanızdı değil mi? Evde olmuyor o işler? Çaklıtlı maklıtlı kapuçinolu karton bardaklarınız yokken olmuyor değil mi?

Hor gördüğünüz meslek grupları sizin için çalışıyor ama hala. Onların aileleri yok mu? Saygı duyun onlara, siz evdeyken onlar sokakta. Kime diyorum oturun evinizde ki o çalışanlar daha az tehlikede olsun.

Peheeeyyyy kimin umurunda.

-(Yaramaz Çocuk) İhtiyar sosyal mesaj veriyor. Breh Breh.

-(Ben) Haksız mı?

-(Y.Ç.) Haklı olabilir ancak Huysuz işte mesajı bişle atarlı giderli.

-(Ben) Hayatın onu nasıl pişirdiğini bilebilir miyiz?

-(Y.Ç) Gerizekalı herif biz seniz sen kendini bilmiyor musun?

-(Ben) Akıl mı bıraktınız lan bende.

-(Emekli Albay) Alooo ne oluyor orada acemi koğuşuna çevirdiniz yine. Gürültünüzden ne konuşacağımı unuttum.

-(Y.Ç) gürültümüzden değil yaşlılıktan unutuyorsun sen.

-(E.A.) Höst sensin yaşlı, seni cebimden çıkartırım ben densiz.

-(Ben) Bir uslu dursanız ya. Bir anlaşabilseniz. ne olur yani çok şey mı istiyorum?

-(E.A.) Bizim iç çekişmemiz olmazsa sen sen olamazsın. Sana yolu gösteren de, seni sen yapan da bu çekişmelerimiz. Yoksa bir farkın olmaz robotlardan.

-(Y.Ç) Büyük şef datlu konuştu. Ehi ehi.

-(E.A.) Densiz densizce konuştu yine.

-(Ben) Farketmediniz mi Albayım size hak verdi. Enteresan bir durum.

-(E.A.) Bozuk saatte günde iki kere doğruyu gösterir.

-(Y.Ç.) Yav he he.

-(Ben) Doğrusunuz Albayım, beni ben yapan sizsiniz. Ne demişler “Delinin delile ihtiyacı yoktur”.

-(E.A.) Yine benim konuşmamı piç ettiniz, intikamım acı olacak.

Uzaylılar Hazır mı?

“Eski İsrail uzay güvenlik şefi Prof. Haim Eshed, uzaylıların var olduğunu ancak ‘insanlığın bunu öğrenmeye henüz hazır olmadığı için’ sır olarak tutulduğunu iddia etti.” içerikli bir haber yayınlandı internet sitelerinde.

Aratıp bulabilir, tamamını okuyabilirsiniz bu haberin. Ben sizin habercibaşınız değilim. Tembellik yapmayın aratıp, bulup, okuyun.

Uzaylılar var bunu kabul ettik, insanlarda var bunu da kabul ediyoruz. Her ne kadar insanlık ölmüş desekte. Onlara uzaylı diyoruz acaba onlar bize ne diyor? Onlara göre asıl uzaylı bizizdir belki.

Asıl konu, bizim buna hazır olmamamız bu nedenle de uzaylıları bizden gizliyorlar.

Bizden.

Asıl soru uzaylılar bizimle tanışmaya hazır mı?

İnsanoğlunun durumu malum, bize gösterilen uzaylı algısı üstün medeniyet ve teknoloji içeriyor.

Eğer bize lanse edilen gibiyseler, bizi maymun edebilirler. Ancak ben insanoğlunu tanıyorsam, maymun olurken maymunda eder. Tamam olası bir savaşı kazanamayabiliriz ama çok eğleniriz gibime geliyor.

Ayrıca neden savaşıyoruz ki? Anlaşamayacağımız ne var ki?

Birçok şey var, özür dilerim.

Ya bize lanse edilen gibi değillerse? Ya ortalama bir canlılarsa. Düşünebiliyor musunuz olabilecekleri?

“Uzay geminiz terör örgütü tarafından kullanılmış” diye aranıp dolandırılabilirler.

Evlilik vaadiyle dolandırılabilirler. Düşünsenize bir uzaylı Müge Anlı’da dolandırıcısını arıyor.

Ben sizin düşünmenizi istiyorum, ben zaten düşündüğüm ve hayal ettiğim için sizinle paylaşıyorum.

Kafakola alıp uzaya insan kaçakçılığı yapılabilinir, tehlikenin farkında mısınız?

Zorla dilendirilen uzaylı olamaz mı ya da trafik ışıklarında cam silen, mendil satan uzaylı.

İnsanoğluyla şaka olur mu?

Biz hazır değilmişiz. Uzaylıları hazırlayın bence bu duruma. Gizliden gizliye aramıza katın bir alışsınlar. Brifing verin tehlikenin farkında olsunlar.

Bir düğmeye basıp hepimizi yok edip boş dünyaya gelirler ya isteseler bende boş boş konuşuyorum işte bakmayın siz bana.

Hatçeeee dünyadan kız bulamadın bak uzaylılar varmış bana uzaylı hatun bul, evlendir. Gezegenler arası ilişkilerle ortamı yumuşatalım. Kız alarak akraba bağları kuralım. Sen iyi anlaşırsın uzaylılarla. Çocuğum olursa da doğan yaratığa ismini veririm söz.

Işıklar

Trafik ışıklarını düşünün üç renktir: Kırmızı, sarı, yeşil.

Dur, Hazır Ol ve Geç!

Bir insanoğlunun yaşantısı da durgunluklarla, hazırlıksız yakalanmalarla, geçip gitmiyor mu?

Kırmızı Işık trafiği kesin durduran trafik işaretidir. Geçerseniz kaza ve kazalara neden olur eğer ki EDS var ise cezayı yersiniz. Bence kırmızı ışıkta geçen şoförlerin ehliyetlerine el koyulmalı.

Hayatta da bizi durduran sınırlar, yasaklar ya da “elalem ne derciler” vardır. Bizi kısıtlayan, durduran en basit anlamıyla engelleyen. Cezayı göze alıp durmadan geçtiğimizde olmuyor değil; ama bu sefer ya sonuca gidiyoruz ya da en ağır cezayı ödüyoruz, arası yok. Bizden istenen durmamız. Bir çılgınlık yapmamız onları korkutuyor. Bilmiyorlar ki asıl korkan bizleriz.

Kırmızı Işık, duran adam sembolü. Ne kadar manidar. Dur diyor bize. Siz durun diğerleri geçsin. “Ben yanmazsam sizin kimseye yol vereceğiniz yok” diyor. Haklı da, insanoğlu gayet bencil. Dur diyor sen dur ki başkaları yol alsın.

Trafik lambasını sokaklardan alıp, yaşantımıza yerleştirdiğimizi düşünün. Düşünün üşenmeyin.

Sevdiğiniz insana tam açılacakken yanan kırmızı ışığı düşünün. Dur diyor sana. Açılma diyor. Neden? Ya terslerse? Ya o benim onu sevdiğim gibi beni sevmiyorsa? Asıl elalem ne der? Ailem beğenir mi? Onun ailesi beni kabul eder mi? Yeşil ışığı beklerken ömür geçer, giden gider. Pişmanlık diz boyu.

Tam yol alacakken sizi durduran, şevkinizi kıran insanlar elbet olacak hayatınızda. Yapmacı, etmeci, o ne der bu ne derci. Ama bunların içinde gerçekten durmanız gerektiği zamanlarda sizi durdurmak isteyip olası hatanızı, yanlış adımınızı engellemek insanlar da olacak. Onları ayırt etmek sizin elinizde, yüreğinizin sesini duyacaksınız dinleyin.

Durmanın, soluklanmanın bir zararı olmaz. Doğru düşünmeye iter insanı.

Toplumun  çizdiği gözle görülmeyen sınırlar, konumuna göre değişen genel geçer kurallar trafik lambasının bir şekli değil midir? Gelenekler, görenekler ya da ananelerimizden bahsetmiyorum tam olarak. Bu kültürel kuralları işimize geldiği gibi uyarlayıp insanlara sonra insanlara satmamızdan bahsediyorum.

İş hayatındaki durdurmalar, kurallar ya da bize itelenen kavramlar bunlardan bahsetmek bile istemiyorum. İş hayatındaki rekabet, hız kesmeler falanlar filanlar…

Arada kalan sarı ışık ne kadar ılımlı ve uyarıcı. Dikkat et diyor, birazdan durduracaklar seni. Yavaşla. Hayatını gözden geçirmelisin diyen insanlar gibi. Ama kesin bir yargısı da yok. Kararı sana bırakıyor. Aman ha diyor. Şevk kırıcı komşu teyzeler gibi, moral bozan arkadaşlar gibi de biraz. “Sen o kızı seviyorsun ama o kız sana bakmaz.”, “Sen o yemek tarifini aldın ama yapamazsın ki çok zor.”… “Yine de sen bilirsin” diyen tribe hazırlık yapan sevgili gibi. Sonrasında kırmızı yanacak ve atılan trip ya da moral bozukluğu seni durdurucak.

Yalnız sarı ışığa sempatik giriş yapıp sonlara doğru gömdüm ama olsun. Sarı ışık uyarıcıdır. Bazen  işe yarar bazen de insanı boş yere engeller. Sende hayatın bir parçasısın sarı ışık. Seviyoruz seni.

Yeşil ışık tüm insan evlatlarının en çok sevdiği ışık rengidir. Çünkü yol verir. Kimse beklemeyi sevmez. Ben severim ama siz bana bakmayın. Ben örnek alınacak biri değilim. Yeşil ışık tüm araç kullananların, yayaların hatta artık hayvanların bile en sevdiği renktir. Çünkü yol verir, geç der. Geçebilirsin, yollar senin der. Kırmızı gibi engelleyici değildir. Sarı gibi uyarmaz, can sıkmaz. Git der, ne halin varsa gör der. Yollar senin aslanım der. Geçerken dikkat etmek sana kalmış. Dalgın olanlar hatta senin geçme hakkına saygı duymayanlar olacaktır. O nedenle dikkat etmek gerekir.

Hayatta da yeşil ışığın gerçekliği vardır. İş hayatında terfi almak ya da tebrik almak. Maaşa zam da yeşil ışıktır ve tabi maaşa zam işe son yani işten kovulmak ya da ayrılmakta bir yeşil ışık sonucudur. Geç der bekleme yapma derler sana. Belki de yeni işlerin daha iyi bir hayatın önünü açar bu eylemin sonucu.

Hoşlandığın ya da sevdiğin kişinin bir mimiği, gülmesi belki de bir sözü sana yeşil ışık yakar. Gel der. Konuşalım der. Olursa olur olmazsa çay demleriz der. Umut verir yeşil ışık. Arkadaşlarının gazıdır da yeşil ışık, “hadi be kızım n’olacak, yürü be koçum sen yaparsın”. Boşa verilen umuttur bazende. Seni gaza getirir sonu hüsran olur. Arkadaşın, dostun iyi niyetidir genelde ama bazende kazığıdır.

Yeşil ışık her zaman iyi gibi görünse de bazen sonu hüsranda oluyor. Hayatın bir gerçeği de bu değil mi? Yolların sana açık olması başkalarına kapalı olduğu anlamına gelmez, aynı şeritte ya da yönde senden başka gidenler olacaktır. Onlarla yarışmak zorunda değilsin. Sadece hayatın bize öğrettiği kurallar çerçevesinde tek bir araç gibi tek ve hür bir trafik sıkışıklığı gibi kardeşçesine yol alabiliriz. Tabi ki yoldan çıkacak ve seni sıkıştıranlar olacak. Işıkların hiçbir işe yaramadığı zamanlarda. Burada da senin vereceğin tepkiler hayatına yön verecek.

Her zaman bu ışıklar olmayacak, hayat her zaman ana yollar ve kavşaklar sunmayacak sana, kararı sana bırakacağı birçok zaman olacak. Belki de bir elektrik kesintisi ya da lamba arızası olacak. O zaman ne yapacaksın? Duracak ve hareket etmeyecek misin? Kararı senin vermen gerekecek. Hata yapmaktan korkarsan hareket edemezsin. Verdiğin kararlarla kendini yargılarsan gittiğin yol çıkmaz sokağa çıkar.

Ama gittiğin yolda sana trafik lambası hizmeti veriliyorsa ona uymalısın. Nasihatların ya da uyarıların bir zararı olmaz. Sana gaz veren yolların açık olduğunu diyenlere temkinli yaklaş, tamamen kulağını da kapatma ve aynı şekilde kırmızı ışıkla seni durdurmaya çalışanlara da dikkat et. Durman gerekecek zamanı bilmelisin, durmak istemiyor da olabilirsin ama bir durup soluklanmak her zaman daha iyidir. İnsanları dinle aynı trafik işaret ve işaretçilerine uymak zorunda olduğun gibi. Dinlemekten zarar gelmez ama uygularken kendi kararların olmalı. Suçu başkasına atmak en kolayıdır. Ama kendi özeleştirisini yapabilen insan hedefe varır.

Unutma gittiğin yol senin yolun, ama toplumun kuralları olacaktır uyman gereken. Kendi kurallarını ancak kendine uygulayabilirsin. Başkalarının da kuralları olacak saygı duymalısın. Saygı duydukça zaten ilk kuralı uygulamış olacaksın.

Trafik ışıklarında yaya geçidinden geçen insanlardan bir farkın yok, onlarda kendilerine yanan  ışığa uymaktalar. Bir gün o yaya sen olabilirsin.

Sarı, mavi, yeşil-meşil fark etmez yürüyoruz aynı yolda biz…

Bekleme Yapma

Beklemek. Bir çok manada beklenir. Beklemenin sonu yoktur. Soyut-somut beklenen şeyler saymakla bitecek gibi değil. Siz güzel günleri beklerken yanınızdaki kişi arkadaşını bekliyor olabilir. Dedim ya beklemenin sonu yok; Godot’yu beklemek gibi.

İnsanın doğasında beklemek vardır. Nefes alır verir gibi. Herkesin bir beklentisi vardır. Kiminin ay sonunda yatacak maaşı, kiminin açıklanacak sınav sonucu, kiminin de hastane kapısında volta atması.

Beklemenin felsefesini yapacak halim yok. Benim anlatmak istediğim “beklemek” eylemi birini, birilerini beklemek. Gayet maddesel bir konu.

Beklenilenin bir önemi var mı? Önemli olan beklemenin kendisi mi? Umut etmek, beklemekle aynı soydan mı geliyor acaba?

Hepimiz bir yerlerde birilerini bekledik ya da bekletildik. Kök salmışlığımız, ağaç olmuşluğumuz vardır. Tam yaprak dökerken beklediğimiz kişiyi görür görmez tekrar yeşillenerek hayata dönmüşüzdür.

Beklenilen kişinin gönlümüzdeki yerine göre mi değer kazanır beklemek? Yoksa her bekleyiş kendi içinde değerli midir?

Geleceğini bildiğimiz kişileri beklemek mi daha heyecanlıdır yoksa “ya gelmezse” diye düşündüğümüz kişileri beklemek mi? Gelirse gelir gelmezse “biz zaten beklemenin müptelasıyız” diyebilir miyiz? Ben derim. Ben beklemeyi sevenlerdenim. Erken giderim hep. Beklerim. Eylemin güzelliği de bu değil mi zaten? Senin yaptığın tek şey beklemek, olduğun yerde hiçbir şey yapmadan. Eylem içinde eylemsizlik. Gayet stabil. Beklenilen kişinin durumu çok vahim; karşında ki insanın durumundan bir haber, acaba geldi mi? Gelecek mi? Bekliyor mu? Çok kızar mı? Aman Allah’ım geç kalıyorum. Kesin geç kalır beklerim endişesi içinde endişe ve sorunlardan bir çelenk beyninin içinde. Bekleyen öyle mi? Misal ben. Ben zaten beklemenin müptelası olmuşum. Hep bekliyorum. Erkenden gidip beklemek en güzeli. Sıfır endişe. Gelirse gelir gelmezse zaten hiç gelmemiştir. Bir adım attın mı beklemek eylemi son bulmuştur. Arkana bakmanın bir anlamı yoktur, gelmeyecektir.

Ya sevdiğini beklemek? Sevdiğini beklerken beklemek tam bir zip dosyası. Kavuşmak, mutluluk, heyecan, aşk; hepsi sıkıştırılmış, beklemek dosyası adı altında masaüstüne kaydedilmiş.

Ben sevdiğimi bekledim, gelmedi. Gelesi yokmuş. Ben beklerim sorun değil. Elbet gelecek. Kim olduğunu belki bilmiyorum. Amaç beklemek değil mi? Başka işim yok. Yanına mutluluğa da alıp gelecek. Ya gelmezse? Ne fark eder beklemek de sevdaya dahilmiş. Beklemek hayatın ta kendisi değil mi? Metaforlardan bir çelenk.

Yeteri kadar harfleri bir araya getirip saçmaladım zannımca.

Ayrıca; “Servis bekletilmez, beklenir.”