Hatçe ile Hatçe Olmak

Bir insana yakın olmak için kan bağı ya da akraba olması gerekmez. Bunu bir çok kez anlattım.  Yine anlatıyorum. Kan bağı biyolojiktir, gönül bağı ise manevi bağın en güçlü örneğidir. Hani senelerdir görmediğiniz insanı ilk gördüğünüzde aradan hiç zaman geçmemiş gibi muhabbet edip, özlem giderebiliyorsanız bu gönül bağındandır. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” atasözü tamamen yalandır. Bahanedir. Görmek istemediğiniz kişiye söylediğiniz yalandır. Gönülden bağlı insanı görmen, konuşman gerekmez. İyi olduğunun haberini aldıysanız o yeter size. Kötü bir durumda zaten haber tez ulaşmıştır ve yanındasınızdır. Kandan öte dersiniz, candan öte dersiniz.

Benimde öyle bir dostum, kardeşim var: Hatçe!

Resmini yazımın en altına ekledim, bu güzel dostu sizde görmelisiniz.

İlkokulun ilk gününden beri kopmayan bir bağımız var. Annelerimizde bizim gibi dost ve kardeş.

Kardeş dediğim insandır Hatçe. O yüzden rahatça ağzıma geleni yazabiliyorum ya ona. İçimi biliyor o. Yoksa içimi dışıma çıkartmıştı çoktan.

Güzel bir başlangıç yaptım, Hatçe eminim bir iki paragraftan sonra okumaz. O yüzden ağzıma geleni yazmaya başlayabilirim.

Hatçe okudu, iş sahibi oldu kocaman bir kız oldu. “Ben bunun sümüklü hallerini biliyorum” diyebilirim. Gönlünü bir kardeşimize kaptırdı ve everdik kızımızı. Evlendi yuvasından uçtu.

Bir kardeşimin başını yaktık. Hemcinsime yazık oldu.

Durun bir dakika ben kız tarafıydım değil mi? “Olur mu öyle şey enişte beye dünyalar güzeli kızımızı verdik; daha iyisini bulamazdı. Hem okumuş, hem yetenekli, hem güzel. Arasa bulamaz”

Ya da “Ben taraf tutmuyorum iyi olan kazansın” da diyebilirim.

Evlendi gitti bacım.

Onun mutluluğu benim mutluluğum sonuçta. O iyi olsun bana yeter. Allah için Enişte Bey’de dünya iyisi bir insan. Beni bile sevebiliyor.

Dedim ya “onun mutluluğu benim mutluluğum” diye. Benim mutluluğum Hatçe’yi pek bağlamıyor galiba. Medeni halim hala bekar. Arkadaş arkadaşın “şeysi”dir sonuçta. Daha önce birçok kez anlattım hikayelerimizi. Çabalamadı değil. Çok uğraştı kızcağız yalanım yok. Hatçe’yi öldür hakkını ver. Bulduğu kızlarla güzel hikayelere sahip oldum. Anlattıkça insanlar gülüyor. Hatçe’nin bana kesin kastı vardı. Şimdi içinden kesin küfür ediyordur bana. Duymuyorum Hatçe ne diyorsun?

İnsan dostunun mutlu olmasını istemez mi? Bekarken kız bulmakla uğraşıyordun, evlendin elini ayağını çektin bu işlerden. Sen mutlusun peki benim mutluluğum ne olacak Hatçe? Ben insan değil miyim? Ben dostun değil miyim? Kendine mi Müslümansın arkadaşım?

Düşünsenize lisedeyken bana bir hatun buldu. Evet başardı. İki elin parmak sayısını geçmeyecek gün kadar çıktık. Sevgili olduk. Saçma sapan sebepten ayrıldık. Sonra ne oldu? Hatçe’nin etrafındaki tüm kız grubu bana düşman oldu. Yok düşman olmadı. En yakın arkadaşlarının eski manitası olduğumdan ve “arkadaşımın eski aşkısın olmaz” düsturunu ölürcesine benimsedikleri için bir kaynağım çürüdü. Hatçe kız bulamaz oldu. Bence bilerek yaptı, o kızla anlaştılar; “sen bunu biraz oyala, ayrıl; sonra zaten tüm kızlar tavır alır benden kız isteyemez” diye. Bak çok mantıklı geldi şimdi. Yatacak yerin yok Hatçe.

Hatçe’yi hamama yollamayı bile düşündüm. Yok yıkansın temizlensin diye değil. Kız bulsun diye. Eski geleneğimiz değil mi hamamda kız bulmak? Hatçe o sıcakta mayışır uyur diye vazgeçtim.

Hatçe evlendi. Hatçe evlendikten sonra üredi. Yok üredi hoş olmadı. Çoğaldı. Evet Hatçe tek hücreli canlı değilsin sen. Çok hücrelisin. Yavruladı mı desem?

Hamile olduğunu öğrendim, dayı olacağım diye çok sevindim. Ben tek çocuğum milletin çocuğuna dayı, amca olacağım diye yırtınıyorum ne yapayım. Hatçe benim üreyip kendi çocuğumun olmasına katkıda bulunmuyor. Tüm suçlu Hatçe.

Erkek olacağını öğrendim ahanda yeni bir Fenerbahçe’li geliyor dedim. Ama sorun Enişte Bey Fenerbahçe’li değil. Olsun anlaştık onla da yeğenim şuan Fenerbahçe’li. Doğmadan Hatçe’nin karnındayken kulağına üflemişim takımını daha ötesi var mı? Gerçi kız olsada aynı ritüeli uygulardım. Hatçe bir tanede kız yapsana be. Kız yeğenim olsun. Hemde çocuğun tek büyümemiş olur. Benim gibi milletin çocuğuna dayı mı olsam amca mı olsam diye koşturmaz.

Doğurmak istemeyebilirsin saygı duyarım. O zaman bana bul bir hatun, evleneyim ben çoğalayım yeğenime kuzen, kardeş gelsin. Beraber büyürler. Hem yeğenim yengesiz mi büyüsün? Yenge sevgisinden mahrum mu bırakalım çocuğu? İnsan kendi çocuğuna bunu nasıl yapar? Zalım Hatçe.

Evet yeğenim oldu. Mutluyum; bir şekilde kirvesi de oldum. O şerefi bana tattırdı Hatçe, ne desem boş. Mutluluğum anlatılmaz. Evet çocuğun kirvesi oldum; Pipiden Sorumlu Devlet Bakanı. Hatçe ne anlatıyorsa çocuğa beni gördüğünde çocuk pipisini tutuyor. Biliyor oranın sorumlusu benim. Umarım büyüdüğünde intikam peşinde olmaz; “Sen benim önümü kestirdin bende seni keseceğim ulan” diye.

Yeğenim oldu olmasına, alçak Hatçe aldı kocasını ve yavrusunu dünyanın öbür ucuna taşındı. Abartmış olabilirim. Aynı şehirdeyiz ama gerçekten şehirin öbür ucu. Gittikleri yerde Rus radyosu filan çekiyor siz düşünün gerisini. Her gittiğimde seferi oluyorum. Osmanlı ordusu benim kadar Avrupa’ya bu kadar sefer yapmamıştır. ‘Kırmızı Elma’ ülküsünü ben yaşatıyorum.

Müge Anlı’ya katılıp; “Bu Hatçe denen zalım yeğenimi benden kaçırdı, göstermiyor ne olur bir yardımcı olun” diyecem. Benden kaçtın Müge Anlı’dan nasıl kaçacaksın Hatçe?

Benim hayallerim vardı yeğenimi alıp sahilde gezecektim. Maça götürecektim. Ama en önemlisi sahilde, parkta gezmekti. Dayı-yeğen kız tavlayacaktık. Yeğenim için çok erken olduğu için ben tavlayacaktım o da dayısının mutluluğuna ortak olacaktı. Anası gibi değildir o.

Hem hayallerimi yık, hem bana kız bulma ne güzel İstanbul değil mi? Üstüne de yeğenimi kaçır benden.

Burada ağzıma geleni yazabiliyorum çünkü karşı karşıya geldiğimizde uslu duruyoruz. Deli deliyi görünce sopasını saklarmış ya o hesap bizimki de.

Evine gittiğimde sana mı geldim yeğenimi görmeye geldim diyorum. Daha yüzüme kapamadı kapıyı.

Ne yapsamda Hatçe işini düzgün yapsa ve beni everse.

Orman Bakanlığı’na mı şikayet etsem? “Benim odun olmamın tek suçlusu Hatçe’dir” diye. “Size masraf ve iş çıkartıyor ve bakımımla uğraşıyorsunuz” diyebilirim.

Greenpeace’e gidip “dünyada tek türüm kaldı ve çoğalmamı engelliyor” diye şikayet edebilirim. “Ben üremezsem neslim son bulacak” demem çok mantıklı. Giderler Hatçe’nin kapısına kendilerini zincirlerler, atraksiyon yaratırlar. Hatçe rezil olmamak için evlendirir beni biriyle.

Polise gitsem şikayet etsem; “Yeğenimin yenge sevme hakkını engelleyen davranışlarda bulunuyor ve benim mutluluğa kasıtlı saldırıyor” desem yaptırımı olur mu?

Size soruyorum a dostlar bu Hatçe’yi nereye şikayet edeyim?

Siz kınar mısınız Hatçe’yi lütfen?

Kınayın.

Bu yazıdan sonra uzun süre benden haber alamazsanız failim Hatçe’dir, durumum meçhuldür.

36da2aad0f

İşte Hatçe 🙂

Hatçe yazıyı okumadan hemen resme bakmaya sayfanın aşağısına indin değil mi?

Naber Hatçe 🙂

Reklamlar

Müsait Bir Otobüse Binecektim

Yaşadığım şehir olan İstanbul’un yaz-kış farklılıkları vardır. Eziyet, çile, güzellik, keyif gibi anlık durum değişiklikleri yaşamaktayız.

Buna en büyük örnek ise toplu taşıma araçlarıdır.

Evet yine otobüs.

Hem otobüs fakir sörfüdür.

500t-otobus-hatti

Çok uzun tuttum kendimi yazmamak için. Hem birikim olsun dedim hem de “Emekli Huysuz İhtiyar” kalıbımdan uzaklaşmak istedim ama olmuyor. Kelimeler ağzımdan dökülüyor, kulaklarımdan harfler taşıyor. Beynimde daha fazla boşluk kalmadı. Yazmam gerenk çok fazla birikti.

Toplu taşımalar aslında insanların sosyalleşip, kendini bulması gereken ortamlar sağlayan yerler olmalı. Kitap okuyana kitap ile alakalı birşeyler sormak ya da söylemek, müzik dinleyene ne dinlediğini sorup tavsiye istemek gibi. Ama bu ülkemizde imkansıza yakın. Çünkü biz evimizden sokağa çıktığımız an bir maske takıyoruz ve tanımadığımız her insana düşmancasına bakıyoruz. Evet üçüncü sayfa haberlerini bende okuyorum. Evet bende “tanımadığın insanlarla konuşma evladım” tembihleriyle büyüdüm. Ama kabuğumuzu kırmamız gerekmez mi? Güvensizlik içinde yaşıyoruz ve bu bizim insanlığımızı öldürüyor.

Toplu taşıma araçların mevsimsel durumu söz konusu. Yazın daha sereserpe takılırken kışın kat kat giyinen insanlar otobüste daha çok yer kaplıyor. Okulların tatil olması ile tenhalaşan otobüsler kışın tıklım tıklım dolup taşmakta.

Mont giyme mevsimi gelince otobüsler daha bir dayanılmaz oluyor. Et ete değmeyince huzursuz oluyoruz galiba. Şu kapüşonu tüylü montlara ayar oluyorum. Boyum zaten kısa kız-erkek giyiyorsunuz tıklım tıkış otobüste o tüyler suratımın her bir tarafını taciz ediyor. Sonra neden hapşuruyorsun diye bana bakıyorsunuz. Sabah sabah orama burama tüy kaçmak zorunda mı? Böyle moda mı olur? Tüylü kapüşon mu olur lan?

Yaşlı insanların otobüsü kullanması hakkında düşüncelerimi az çok biliyorsunuz. Hala değişmiş bir durum söz konusu değil. Geçen bir haber -bu sitedeki tanıdığımda beni bilgilendirdi- yaşlılara yer vermemenin onlara iyilik olduğunu savunuyordu. Bunu burada çirkefleşebilen ihtiyarlara da anlatsanıza.

Otobüste oturabilmek için ilk duraktan binenlerdenim ben. Ruh gibi çıkmışım işten binmişim otobüse evime dönmeye çalışıyorum. Teyzem takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş belli dedikodu ağırlıklı ortamından evine dönmek için binmiş otobüse. Yer var mı? Yok. Yer veren var mı? Yok. Teyzem söylenmese, carlamasa olur mu? Olmaz. Başladı gençlik ölmüş bu ülkede. Evet öldük. Toplu katliama uğradık biz gençler. Diyemiyorum. Tartışacak bile halim yok. Devam etti: “Efendim Avrupa’da gençler yer vermek için yarışıyorlar. Onları örnek alan var mı? Yok”. Diyemedim “teyze biptir git Avrupa’da yaşa” diye. Susuyorum. Baktı “Avrupa Avrupa duy sesimizi” temposu ve milli duygu sömürüsü de işe yaramadı. Yer veren yok. Daha damardan girmeliyim dedi: “Sözde Müslümanız derler bir de efendim”. Döndüm suratına baktım ama sustum. Sadece sustum. Ulan sana yer vermememin din ile alakası nedir? Günah mı sana yer vermemek? Eee senin mantığınla yüzüne sürdüğün onca boyada günah değil mi? Yaşıtların Hacca giderken sen ev ev dolaşıp dedikodu-kısır çiftleşmesi yaşıyorsun biz birşey diyor muyuz? Demedim, diyemedim. Korktuğumdan değil. Halim yok. Kadın dayaktan öldürse ölmem yorgunluktan. Sustum sadece. Size anlatıyorum şimdi.

Yaşlıların, yaşlandıkları için intikamlarını gençlerden almak istemelerini anlayamıyorum. Ben şimdiden “Huysuz İhtiyar” olduğum için yaşlılığımda melek olurum heralde. Gençlere kalkar yer veririm otobüste o derece. Her bokta gençlere sallayalım. Nasılsa laf edemezler, ederlerse saygısızlıkla suçlarız. Otobüsteyim oturuyorum. En arkada 4 kişilik karşılıklı bölümler vardır ya otobüslerde onlarda kenar taraftayım. Sol çaprazımdaki cam kenarı koltuk boş. Diğer tüm koltuklar dolu. Teyzem geldi dibimde 15 dakika gitti ayakta. Boş yeri görmüyor. Bende uyarmıyorum belki oturmak istemez. Mahrem-namahrem durumu. Birden boş yerii gördü ve zıpladı oraya. Oturdu ama susmadı. “Gençlerimize bak boş yer var söylemiyorlar maşallah”. Benim sana boş yer durumu verme zorunluluğm mu var? Başka birisi seni uyarmadan etrafını kontrol edemiyor musun? Yok olmaz kendi hatasını başkasına atacak ki içi rahat etsin. Diğer oturanlarla birbirimize bakıp gülüştük; teyze bozuldu ama belli etmemek için uyuma rolüne girdi.

Bu kış sezonunda belki ilk kez otobüs ile ilgili yazıyorum. Yeni kahramanlarımız var. Tanısanız sizde çok seversiniz. Bir ana-kız var otobüsümüzde. Kızımız lise çağlarında annesi ne çağlarında pek anlayamadım. Gerçi epeydir annesi binmiyor otobüse. Otobüse ana-kız, baba-oğul, her türlü kombinasyonda binebilirsiniz bunda bir problem yok. Ancak kızımız direk sevenler familyasından. Yeni nesil otobüslerde girişte direk ve bir boşluk var. Hanım kızımız o boşluğa montunu ve çantasını yerleştirip, orada bulunan direğe yapışıyor. Ayrılmıyor. Diğer taraftaki direkte doluysa otobüsün arkasına geçmek namümkün. Annesi ile ayakta ise yer boşalınca annesi için savaşıyor, annesi oturuyorsa yanındaki koltuk boşalınca kızını oturtmak için elinden geleni yapıyor. Ana yüreği yavrucağının ayakta kalmasına razı olmuyor.

Diğer kahramanımızda kapı seven Hodor’umuz. Başka bir lise öğrencisi kardeşimiz. Gerçekten bir Hodor. Sağlıklı ve iri. Otobüsün orta kapısından bir adım öteye gittiği çok nadir görülür. Kapıdan ayrılamıyor. Kapı ile açılıp ve kapanan kişilerden. Adeta bir kapı. Orta kapıya ismine verseler yeridir. İri olduğu için otobüsten inerken herkese problem yaşatmaktan mutluluk duyuyor galiba. Sürtünerek sosyalleşmeyi seçmiş olabilir. Saygı duymak lazım. Geçen gün mecburi bir şekilde otobüsün arkasına gitmek zorunda kaldı. Ama ne yaptı ne etti bu seferde arka kapıya yapıştı. Hovardalıkta resmen.Orta kapıyı arka kapı ile aldatıyor. Kapıya yapışmadan edemiyor. İlla bir kapı olacak. Evinde ne yapıyor çok merak ediyorum. Bugün sabah yoktu Hodor bende orta kapının buğulanan cama “Hodor seni arka kapı ile aldatıyor. -Bir Dost-” yazdım. İnşallah ayrılık yaşanmaz.

799bad5a3b514f096e69bbc4a7896cd9_1324944653

Ben etrafıma dikkat eden bir insan evladıyım. Yürürken, otobüste ve her yerde. Günümüzde neyin nereden geleceği belli olmuyor o nedenle etrafımıza da dikkat etmek gerekiyor. Hayatım boyunca hiç bir karşı cinsimi rahatsız etmemişimdir. Haddimi ve sınırımı bilen bir insanım. Evet hoşlandığım kızları süzerim ama edebimle. Bu şekilde yetiştirildim ben. Evet uzun süredir yalnızım, hormonlarım söz konusu ama beynim ile hareket ediyorum hep. Vicdanda diyebilirsiniz buna. Hikayelerimi anlatıyorum size. Hatçe sponsorluğunda yaşadığım olaylardan bahsediyorum size. Hatçe’nin kız bulamaması söz konusu hep. Hatçe’yi önümüzdeki günlerde ifşa edeceğim burada. Bu yazdığımı okuyorsa ayağını denk alsın. Neyse konuma dönersem dün sabah otobüs beklediğim durakta 3-4 tane üniversite öğrencisi de otobüs beklemekte. Hani duraklarda gelen otobüsleri ve sürelerini gösteren ekran vardır ya bende devamlı o ekrana bakıyorum. O ekranın altında da bu öğrencilerin içindeki tek kız kardeşimiz oturmakta. Ben ekrana baktıkça bu bir hallere giriyor. Ne oluyor derken anladım ki ona baktığımı sanıyor. Yemin ederim ki baktığım yok. Zaten sabahın köründe uyanamamışım ekranı zor görüyorum. Uyanamamışım. Kız gelip bana yazsa “git işine bacım uykum var” diyecek durumdayım. Baksam “evet baktım ulan” diyecek karakterdeyim. Hatçe sponsorluğunda yaşadıklarımı yazdım gizlim saklım yok benim. İçim dışım birdir. Ayrıca baktığım bir kız var otobüste; o da epeydir yok ortalıkta. Bakıyorsam edebimle, platonik durumda ve namusluca bakıyorum. Rahatsız etmeden. Neyse otobüse bindik. Zaten tıklım tıklım bu da geldi önümde duruyor. Önüme bakıyorum bir hareketlere bürünüyor. Önüme bakamıyorum. Yere bakıyorum; yerde nereye bakıyorum diye meraklanıyor. Nereye bakacağım lan. Gözlerimi kapatsam hayal kuruyor diyecek kıvamda. Ne yapacağımı şaşırdım. Neyse ki durağım geldi ineceğim. Durağım geldi tutmayın beni. Onunda ineceği tutmaz mı? Şans eseri aynı durakta indik. Sol tarafımda duruyor karşıya geçeceğiz. Tek ortak noktamız karşıya geçmek. İnsani hareket olarak karşıdan karşıya geçerken soluma baktım. Bu hanım kızımızda solumda. Bir hareketler bir kendini beğenmiş tavırlar. Sanıyor ki ona bakıyorum. Arkadaşım araba geliyor mu ona bakıyorum be. Deli etti adamı. Tamam çok akıllı olduğum söylenemez.  Üniversite kazanmışsın, aklın başında hareket etmen gerek senin. Okuyorsun sonuçta, geleceğimize aydın bir nefer olman gerekiyor. Dünya kendi etrafında dönüyor sanıyor herhalde. Herkes ona bakıyor, herkes ondan hoşlanıyor. Prenses havaları nedir ya. Sesimi çıkartmadım. Çünkü ne desem 1-0 geride başlayacağım. Toplumumuzda her erkek potansiyel sapıktır ya. Allah’ıma şükür ailemden namus ve insanlık eğitimimi tam aldım. Hadi otobüsteki tavırları yanındaki erkekleri kıskandırmak amaçlıydı diyeceğim ama durakta tek indi. O çocuklardan birinden hoşlanıyordu kıskandırmak istedi diyeceğim o da olamaz. Yanındaki erkeklere belli etmek niyetinde olsaydı, yanındaki çocuklar neden etkisiz kaldı? Belkide boş yere dayaktan kurtuldum. Belkide o çocuklar çok geniş ya da kızın ne halt olduğunu biliyorlar.  Sevmiyorum kendini beğenmiş insanı.

En başında yazdım sosyalleşmek için çok uygun yerler toplu taşıma araçları ancak ülkemizde mevzubahis bir durum değil. Biz nefret, kibir ve gıybet doluyuz. Sabahları günaydın demekten uzak. Otobüsün arkası boşken ön tarafta toplanıp yeni binecek insanlara eziyet etmeyi seven bir toplumuz. Empati yapamıyoruz. Uçakların ön tarafı birinci sınıf/V.İ.P oluyor otobüslerin değil. Bizim toplu taşımaya bindiğimizde mutlu inmemiz gerekirken, küfür dolu iniyoruz nedensizce. Manyak değilim otobüste mutlu olmanın çok yolu var tanımadığınız insanlarla bilgi paylaşımı yapabilir, bir günaydın ya da güler yüz göstermek insanı mutlu edebilir. Evet içimiz çürümüş bizim. Uzak şeyler bunlar bize. İş yerinde sevdiğim bir ablam her sabah bindiği minibüste yaşadıklarını anlatınca anladım ki biz birbirimizi canavarlaştırıyoruz. Minibüste yaşlılara yer vermeyen, uygunsuz davranan liselileri anlatıp; “içimden bellerine tekme atasım geliyor” deyince anladım. Toplu taşıma araçları bizi canileştiriyor. Bence toplu taşıma araçlarında havalandırma yöntemiyle hepimize antidepresan filan vermeleri gerekiyor. Ne kadar pamuk olur yolculuklarımız.

Ne kadar dolmuşum. Yazdıkça açıldım.

Hala toplu taşıma araçlarına binmek için insanların zeka testine girmesi gerektiğini savunuyorum.

İETT’yi göreve çağırıyorum.

Pencü Se ile Güzeli beklerken Hep Yek ile Yalnız Kalmak

Dünyada değeri olan çok şey var. Bunların bir kısmı kendinden değerli olan diğeride insanoğlunun değer biçtiği. Hava, su değerli; bu ikisine burun kıvıran insana imam pamuk tıkıyor. Olmazsa olmazlardan bahsetmeyeceğim ben.

İnsanoğlunun değer biçtiği ve uğruna kendinden geçtiği  şey sayılar, rakamlar; bir bakıma nicelik. Azlık-çokluk insan evlatlarının değer kavramının baş maddesi oldu.

Aza tamah edilmeyip çoğu istemek, çoğu kaybedince aza razı olamamak.

“Ben senelerce üniversitede dirsek çürüttüm bu maaşa çalışamam efendim”.

“Lan o maaşın 4’te biriyle aile geçindiren insan var” deyince “aman bana ne onlardan” diyenler daha sonra diplomalarıyla alakasız işlerde çalışmaya başlıyor. Çağrı Merkezleri bu vatandaşlarla dolu.

Sen 3’ü istersen 5 elbet gelir ama direk 6’yı beklersen “hayırlısı be gülüm” der hayat sana.

İnsanlar dünyaya zar olarak gelebilirmiş. Sayıların önemi, şans faktörü ve adrenalin. Tamda insanoğlu ile özdeşmiyor mu?

Zar şekilli insanlardan bahsetmiyorum, saçmalamayalım lütfen. Beyin ve kalp zardan olsa. Salladıkça hayatımıza yön versek. Beyin 6 gelmişken kalbin 1 gelmesi hayatı ortalamamızı sağlamaz mı? Hayır 6 kapısına kapı almamız buna çare olamaz. Düşeş geldikçe beklesek, bekledikçe sakinleşse hayatımız. Çift geldikçe hayatımız yoluna girse. Kalbin gelen sayısı beyine etki etse, beyinin tek başına karar sahibi olamaması ne kadar güzel olurdu. Gelene razı olsak. Razı olmanın değerini anlasak ve şükür etsek.

Zar deyip geçmeyin; tavlada taş kırar, barbutta yuva yıkar, kızmabiraderde kuka yürütür. Yani hayatı temsil eder.

Yapacağımız hamlelere yön veren beyin ve kalpse ve insanoğlunun değer biçtiği sayılar söz konusu ise zar olabilirmişiz biz.

 

Sen Gideli Bende Sevdim Ölmeyi

Her insanın nefesi yettikçe yaşlanacağı malumunuz. Dünyanın en geçerli kuralı yaşadıkça yaşlanmak ve hayatın tek gerçeği doğ-yaşa-öl.

Yaşlı insanlar her yerdeler ve kendilerini eve hapsetmeyip elinden geldikçe hayata karışan teyzeler-amcalara her zaman saygı duymuşumdur. Otobüste yer vermememi lütfen yüzüme vurmayın; o başka bu başka.

Hepimizin sonu mutlak bir yaşlılık ve belkide yalnızlık. Geçmişin hesaplaşması önümüze sürülecek. Keşkeler çaresiz kalacak, çünkü yaşanmış geçmiş olacak. Belki hoş bir anı ya da üzüntü veren bir acı. Unumuzu elemiş ve eleğimizi çöpe atmış olacağız. Tabi ki yaşlanabilecek  yaşa varmayı nasip ederse Allah.

Bende yaşlanmadan (tam olarak yaşlıyım diyemem) ‘Huysuz İhtiyar’ kıvamına vardığım için ve yaşadıklarımı düşündükçe yaşlı insanlar hep varolsun istedim etrafımda. Çünkü yargılamadan yaklaşıyorlar insana, bir sona varmışlığın hissi ile. Geçmiş hayatındaki iyi ya da kötü olması, zalim ya da merhametli olması geride kalmış; bir önem arz etmemekte üçüncü tekil ve çoğul şahıslar için.

Ben iki dedemi de göremedim. Biri ben doğmadan diğeri ben bir yaşına basmadan bu dünyadan göçtü. Dede kavramı benim için çok farklı, etrafımdaki çocuklara hep özendim. Görmedim, yaşamadım çünkü. “Aslan dedem” diyemedim.

Babaannem ve anneannem yetti bana. Babaannem sert kadın, anneannem hanım hanımcıktı. Aynılar ama bir o kadarda farklılardı. Ailenin en büyükleriydi.

Babaannem ile doğduğumdan, o ölene kadar aynı evde yaşadık. Ayrılamazdı benden ya da evinden ayrılamazdı beni bahane ederdi. Gerçi en son nefesini de evde verdi ya. Hastanedeydi, taburcu olduğu sabahın akşamında verdi son nefesini. Evinde ölmeyi beklemiş. Bazı insanlar ölmeyi bekler o da bekledi ve göçtü gitti. Son 5 senesini yatalak olarak geçirdi çok çekti, zordu onun için ama direndi. Dedim ya sert kadındı. Melek oldu uçtu.

Anneannem ile de o memleketten yazın İstanbul’a geldiği zamanlarda birlikte vakit geçirirdik. Onunda yeri ayrıydı bende. Çünkü yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapardı ama sarılması, hayır duası yeterdi bana. Son 3-4 senesini İstanbul’da daimi kalarak geçirdi. Evi ailenin toplanma yeri, benim ise kaçış noktamdı. Babaannem gibi çekmedi ve ondan daha genç yaşta aramızdan göçtü. Hastalandı yatağa düştü, biz her zamanki gibi güçsüz kaldı derken yattığının 3. günü melek oldu uçtu.

Babaannemden sonra anneannemin de vefat etmesi beni yıprattı. Etrafımda gölgesinde dinlenebileceğim çınarım kalmamıştı. Ailenin diğer büyükleri elbet var ancak onların verdiği huzuru hiç bir zaman veremezler.

Zaten dededen yoksundum, nineden de mahrum kaldım.

Arkadaşlarımın dedesine, ninesine salça olmaya başladım. Dede dedim, nine dedim. Kıskanıp paylaşmak istemeyen arkadaşlarım oldu ağızlarını burunlarını dövdüm.

Yaşlı insanlara iyi davranın, çünkü yolculuk arifesindeler ve son demlerinde mutlu olmak hepsinin hakkı. Evet günümüzde ölümün yaşı olmuyor ancak her zaman söylenen temenni sözcüğü “Allah sıralı ölüm versin” dillerden düşmüyor.

Mahsun Kırmızıgül’ü gram sevmem ancak izlediğim tek filmi “Beyaz Melek” filminde ağlamışlığım vardır. Filmdeki bir replik beni benden  aldı: “Analar, babalar küçük evlere ve yüreklerine onlarca çocuğunu ve torununu sığdırırken evlatlar kocaman apartman dairelerine villalarının bir köşesine ana babalarını sığdıramadılar.”

 

Ben Huzur Evlerine karşı değilim, son çare olmalı ancak çok mu zor yaşlı insanlara saygı-sevgi. Bir bakıcı tutalım evinde baksın. Ne güzel değil mi? Haftada bir evlatlık görevini yerine getirir elde öpersiniz. Bakıcının parasını veriyorsunuz ya en hayırlı evlat sizsiniz.

Anneanneme de babaanneme de bakıcı tuttuk ama yanımızda, gözümüzün önünde kaldılar. Bir gün yalnız bırakmadık. Keşke yine olsalar da yine gözümüzün önünden ayırmasak, biz baksak.

Evin büyüğü, yaşlısı o evin bereketi huzurudur ne zaman göçüp gittiler o zaman anladım. Kapımız çalınmaz oldu. Yapılan yemek ya yetmedi ya da arttı. Onlar varken kapımız kapanmaz, yemeğimiz tastamam yeterdi.  Önce Allah’ın izni sonra onların hayır duaları bizi ayakta tutar, yol gösterirdi.

Çok mu zor yaşlılara sahip çıkmak?

Bakıcılara emanet ediyorsunuz ya inanın o bakıcılar neler yapıyor. Bundan 2-3 sene önce yemek yediğim yere bakıcısı ile yemek yemeye gelen yaşlı teyzemin çektiği eziyeti görmeniz gerekirdi. Bakıcısını öldürecektim mekan sahibi tuttu beni. 2 gün kendime gelemedim.

Yaşlılar bizim hayatımızda olmazsa olmazlarımızdır. Çınarlarımızdır.

En güneşli anda bize gölge olurlar,

Hiçbir kitapta yazmayan bilgileriyle yolumuzu aydınlatırlar.

Sevgileri ile içimizi ısıtırlar.

Bu kadar mizahi yazınca duygusal birşey yazmak zor geldi bana.

Duyguyu tam olarak geçiremiyorum yazıya.

Yaşlılarınıza sahip çıkın yoksa ağzınızı burnunuzu döverim.

Hakim Vurur Masaya Kırar Kalemi

Uzun süre düşündükten sonra kendimi mahkemeye vermeye karar verdim. Kendimden şikayetçiyim.

Şimdi bir mahkeme düşünün. Arka fonda Mehmet Erdem – Hakim Bey çalsın.

İçinizde gerçek bir mahkeme görmeyen insanlar elbet vardır, Allah hiçbirimizi oraya gitmeye mecbur etmesin tabi ki. O filmlerde gördüğümüz kocaman salonlar evet var ancak genelde ufak ufak odalar şeklinde. Filmler insanları aldatıyor. 5-10 dakikalık periyotlar halinde işliyor sistem yoksa yetişemez kimse. Herkes herkesten şikayetçi. Uzun uzun süren mahkemeler her zaman söz konusu değil. Durun hakim bey durumu filmlerde oluyor.

Büyük bir salon düşünün siz, paraya kıydım büyük salon tuttum. Konu zaten senaryo. Ben kendimi yargılıyorum sadece. Özeleştiride diyebiliriz. Duvarda “Adalet mülkün temelidir” yazmıyor. Konumun adaletle alakası yok, kaldırttım yazıyı yerine “Sen köpek gibi seversin, onlar belediye gibi zehirler” yazdırdım. Aslında daha sinkaflı birşey yazmak istiyordum ancak buradaki abi-ablalar bana “ne kadarda terbiyesiz bir çocuk demesinler” diye yazmadım. (Yazmak istediğim kelime; bir eylemin sonucunda uygulanacak başka bir eylemi bildiren aşk acısı sözcüğüdür, eminim anlamışsınızdır.)

Mübaşir adımı sesleniyor, iki kere seslendi. Hem davacı hem davalı. Düpedüz manyaklık.

Hakim Hulusi Kentmen tadında bir bey amca.  Çok aradım, çok gezdim zor buldum. Cast ajansları sağolsun. Ancak hakim rolündeki tonton amcanın çok konuşmaması lazım, diyalog eklendikçe alacağı yevmiye artıyor. Ben anlatacam o dinleyecek zaten. Sonucu belli; kalemim kırılıyor. Karar çok önceleri verildi. İnfaz uygulandı. Ben daha mahkemeye yeni çıkıyorum. Resmen bir tiyatro. Sanatsal değil ama.

-Araya girip düzgün bir şekilde kendimi ve yazdıklarımı size ifade etmem gerek. Yaşadığım ilişki bitti geçti, pişman değilim ancak o zaman yaşadıklarımı anlatamadım doğru düzgün kimseye. Ne zaman birisiyle dertleşmek için otursak dinleyen taraf ben oldum, kimse konuşmama izin vermedi. Herkes çok dertli. Kendimi açabilecek çok dostum yok zaten; olanlarda pek fırsat vermiyor ya da benim anlatacak gücüm olmuyor. Burada sizi bulmuşken anlatayım dedim.-

Hakim amca çok tonton.

-“Size Hakim Bey Amca diyebilir miyim” diye sordum.

-“Tabi ki  evladım, patron sensin” dedi.

-Rolüne girsene be amca, başladık.

-“Evet, Dünyalıdan olma, hatun kişiden doğma insan evladı Dünyalı Deli; mahkememize başvurun sonucu kendinden şikayetçisin doğru mudur?”

-Doğrudur Hakim Bey Amca. (Çok konuşturmamak lazım adamı taksimetre gibi işliyor.)

-Avukatın yok mu? Yoksa sana bir tane atasın Baro hemen.

-Ekstra masraf ben kendimi savunamayacak kadar aciz miyim? Yaşadıklarımı benden daha iyi mi bilecek. Ben kendimi size anlatabilirim.

-Anlat o zaman dinliyorum.

-İnsanoğlu sevmekle yükümlüdür. Sevdikçe var olduğunu anlar ve yaşama tutunur. Sevgi bir şekilde can simididir. Tutundukça su yüzünde kalmamızı sağlar. Sevgi deyince illa sevgiliye olan duygudan bahsetmiyorum. Anneye, babaya, arkadaşa, uçan kuşa; aklınıza ne geliyorsa. Ama yalnızlıkta zor insan çiftini arıyor. Çorap gibi. Uyumlu olması lazım ki insan içinde rezil olmamalı. Ev içinde giyilecekse ne önemi var farklılıkların, önemli olan işlevi değil mi?

Benimde ilişkilerim oldu. En son ilişkim nişanlılıkla taçlanıp ayrılıkla ödüllendirildi. İyi nişan alamamışım.

-“Sulandırma evladım konuyu” dedi hakim bey amca.

-Ama anlatmam lazım hakim bey amca, kuru kuru gitmiyor ki. Girme araya hızımı almışım.

Liseden sınıf arkadaşımdı. Sadece arkadaştık. Daha doğrusu kedi-köpek gibi birbirini yiyen iki öğrenciydik. Lise sondayken önlü arkalı oturup samimi olunca mecburi muhabbette ilerledi. Yok okuldayken sevgili olmadık. Yemeklerini çalardım, kopya isterdim tam bir sevimli serseriydim.

Lise bitince muhabbette bitti. Normal olarak kopya isteyeceğim, yemeğinden aşıracağım biri değildi. Birgün kim dürttüyse mesaj attım. Üniversite sınavında ne yaptın diye. Ondan sonra mesajlaşmaya başladık. Benim zamanımın insanı bilir Turkcell ilk kez 30 bin mesaj kampanyası yapmıştı. Deli gibi mesajlaşıyorduk. Kampanya bitince muhabbette bitti. Neyse uzatmayayım hakim bey amca zamanınız gayet nakit. Mesajlaşmadan MSN’e ilerledik. Konuşuyoruz, birbirimize saçma sapan ifadeler yolluyoruz. Bir batım kalp, öpücük yollamaya başlamışız. Aman Allah’ım biz sevgili olmuşuz haberimiz yok. Çıkma teklifi etmedim. Vallahi billahi etmedim. Nişanlanırken de evlilik teklifi etmedim. Ben düz adamım teklife ne hacet illa icabet illa icabet.

-Peki kaç sene sürdü evladım?

-6 sene sürdü hakim bey amca. Son senesi nişanlı olarak. Hedef evlilikti ama olmadı, ayrıldık. Nedeni niçini artık çok önemli değil. Olan olmuş. Olan olalı seneler olmuş. Deşmeye ya da yargılamaya kimsenin hakkı yok. Toprak olan bir ilişki söz konusu.

-Peki neden şikayetçisin kendinden evladım?

-İlişki bitip taraf olmaktan uzaklaşınca insan yaşadıklarına daha bir mantıklı yaklaşabiliyor. Dedim ya “benimki yargılamadan ziyade özeleştiri”. Kendimle yüzleşmem lazımdı. Yüzleşeli çok olduda. Ancak karşınıza çıkabildim çok tonton ve bir o kadar sevimli hakim bey amca.

-Bana mı yürüyorsun evladım?

-Hakim bey amca sulandırma konuyu. (Durum 1-1 oldu)

-Anlatmaya devam et.

-Sevgililik, nişanlılık ya da evlilik iki farklı insanın aynı yolda yürüme sanatıdır. Aşk bir denge işidir. İnsanlar farklılıklarını aynı potada eritebildiği zaman bir çift olabiliyorlar. Farklılıklar uçurum dahi olsa aşılamaz değildir. Empati ve o seviyor diye sevmediğin bir şeyi yapabilmek, ortak noktada buluşmak ilişkiyi yürüten, farklılıkları unutturan en önemli noktadır. Tabi bu karşılıklı oldukça yürür. Bir taraf devamlı taviz verir ve alttan alırsa sonunda toprak olmaya mahkumdur o ilişki. Aynı biz.

Bu söylediklerimi ilişki sürecinde görmek çok zor. Göremedim. Aşk, sevgi insanın gözünü kör etmiyor sadece aptallaştırıyor. Görmek isteyince her şey görülür. Ama çok geç kaldım ben.

Kavga ettik alttan aldım, o istedi diye yapmayacağım çok şeyi yaptım. İlişkinin ilk kuralıdır dedim ya ortak paydada buluşabilmek. Kendimden ödün vermişim. Bir role bürünmüşüm. Ama üzerimde o kadar kötü durmayan bir rol. Vuran ayakkabı gibi dışarıdan görünen bir şey yok ama içerden can acıtıyor, yürürken aksattırıyor.

Ama baktığımda hep ben taviz vermişim. Ben bir şey yapmak istediğimde o sevmediği için yapmıyordu. Yapsa bile surat bir çok karış. Hani aynı yolun yolcusu idik. Düşündükçe kendimden uzaklaştığımı görebiliyorum çok net. Ben alttan aldıkça o üstelerdi, ben hatasını söyledikçe zeytinyağı durumu üste çıkardı. Geçmişteki hataları hep yüze vurma durumu söz konusuydu.

-Sevmiyor ya da sevilmiyor muydun oğlum?

-Ondan şüphem yok hakim bey amca. Sevdim ve sevildim. Ama bu anlattıklarımın bunla tek taraflı yani benim tarafımdan alakası yok. Ben onu sevdiğim için çok şeyi yaptım ama o beni sevdiği halde sevmediği şeyleri yapmadı. Haksız olduğu konularda hatasını anladı ama burnundan kıl aldırmadı.

Bak hakim bey amca ben kimseyi suçlamıyorum. Yaşadığımı anlatıyorum size. Dava zaman aşımına uğrayıp düştü zaten. Ben sadece içimi rahatlatıyorum.

-Hatalı mısın peki çocuğum?

-Hatalıyım diyemem sayın yargıç.

-Yargıç mı?

-Pardon hakim bey amca. Evet hatalıyım diyemem çünkü yaşandı bitti saygısızca. Saygılı şekilde bitti. Oturduk konuştuk, rakı içtik ayrıldık. Düşmanlık besleyemem seni seviyorum diyen insana. Şuan görüşmüyoruz elbet bunu o seçti. Sonuçta yaşanmışlık var bir merhabamı esirgemezdim ben halbuki.

O zaman yaşadıklarım doğruydu yapmam gereken her şeyi yaptım. Hatalarım olmadı mı elbet oldu. Ancak davranış ve hareketlerim daha değişik olsaydı belki şuan başka şeylerden bahsediyor olabilirdim. Yaptıklarım doğruydu ancak yöntemlerim yanlıştı. O nedenle tam olarak yaşadıklarım hataydı diyemem. Zaten hata durumunu da ilişkiden uzaklaşınca tarafsız gözle baktığımda görebildim.

Sevgi her şeyi alt plana atabiliyor. Ama bu paylaşımla olacak bir şey. Benim durumumda da yapılanlar tek taraflı olunca çoğu zaman kaçınılmaz son ile tanıştık. Ben tamamen böyleydi diyemem sadece çoğu zaman diyebilirim.

Anlatacaklarım bu kadar hakim bey amca.

-Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

-Hayır yok.

-Davalı insan evladı söz senindir.

-Hakim amca bey ben kendimi biliyorum. Davacının söylediklerini bizzat yaşadım. Hatalı mıyım? Her insan kadar. Haksızlık mı ediyorum kendime? Hayır.

-Ona mı haksızlık ediliyor peki evladım?

-Ona haksızlık edildiğini söyleyemem, davacı arkadaş ne anlattıysa doğrudur. Eksiği vardır fazlası yoktur hakim bey amca.

-Kendini savunmayacak mısın oğlum?

-Neden savunayım ki? Yaşanmış gitmiş. Savunmamın bir yararı yok ki. Ben sevdiğimden yaptım ne yaptıysam. Yapamadıklarım için şuan karşınızdayım. O nedenle dava edildim. Söyleyemediğim sözler ya da gösteremediğim tepkiler yüzünden. Davacı arkadaş haklıdır. Sevgimi, aşkımı biraz aralayıp daha mantıklı davranabilseydim bu ilişki ya daha erken biterdi ya da daha sağlam bir temel üzerinde devam ediyor olurdu.

-Devam edebileceğinden emin misin peki?

-Hakim amca bey dürüst olmam gerekirse.

-Mahkemedesin yalan söyleme gibi bir şansın yok evladım.

-Zaten hiç yalan söylemediğim ya da kandırmadığım için kötü oldum ya hakim amca bey. Dürüst oldum ne bok yediysem anlattım. Yok aldatmadım, kimseye yan gözle bile bakmadım. Sürmezdi bana kalırsa, çünkü siyah ve beyaz gibi çok keskindi farklılıklarımız. Gri olalım dedikçe tonunu beğenmezdi. Ben çabaladım ya hep. Onunda emeği var hakkını yiyemem ama bir tık öndeydim ben hep. Bilemiyorum. Her insan değişebilir diye düşünüyordum, değişebilir ancak hep içeride izi kalır. Eskiyi arar insanoğlu.

Olmazdı yani. Olmadı da zaten.

Davacı arkadaş ne anlattıysa doğrudur. Kendimi savunacak halim yok. Cezam neyse razıyım hakim amca bey.

-Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

-Hayır yok.

-Davacı Deli konuyla alakalı şahit gösterecek misin?

-Allah şahidimdir hakim bey amca, kanıtta karşınızda duran naçiz bedenimdir.

-Yaz kızım kararı.

-Yaz mı kızım? O kız ne zaman oraya geldi? Orada kız mı vardı? Neden o yazıyor ben yazamaz mıydım? Neden masraf çıkartıyorsun amca?

-Çaktırma evladım torunum o benim üniversitede okuyor ufak rolde harçlığı çıksın diye getirdim yap bir abilik.

-Tamam be amca seni mi kıracam. Sahneye, role geri dönelim zaman gayet nakit.

-Tamam yaz kızım karardır. Davacının haklılığı göz önündedir ancak kendisini haklı çıkarmak gibi bir niyeti yok. Davalının ise suçu kabul edişi ve mahkeme süresince uslu durması ve iyi niyeti suçunu hafifletmese de rahatlatmasından dolayı ve iki şahısın yalnızlıkla sonuçlanan eylemlerinden dolayı ve sabittir ki olayın zaman aşımına uğrayıp sadece gönül rahatlatmak için mahkememize başvurmaları gereğince kalemlerini kırıyorum.

-Son bir sözün var mı evladım.

-Hayır yok, boynum kıldan ince.

-Senin var mı çocuğum?

-Umudum cenetten…

 

 

 

 

 

 

 

Halka Serzeniş

Ey Halkım,

Biz insan evlatları kandırılmaya ne kadar müsaitiz. İnanmaya ne kadar muhtacız. Sorgulamadan kabul etmek bizi bizden uzaklaştıran en büyük etken değil mi?

Kandırıyorlar bizi anlamıyor musunuz? Uyansanıza! Hala uyuyanlar var. Uyanın ve karşımda sıra olun. Anlatacaklarım var. Uyanın; elinizi ve yüzünüzü yıkayın, böbrek suyunuzu boşaltın ve hemen burada olun. Görüyorum elini-yüzünü yıkamayanlar var aramızda. Kendi bileceğiniz iş ama o çapaklı göz uçlarınız pek hoş değil benden söylemesi. Çapak gözün dışkısı. Gözün gördüklerini sindirip beğenmediklerinin dışa atımı. Neye bakıyorsanız dikkatli olun. Göz kötü şeyleri görmek istemez. Gördükleri kötü şeyleri çapak ile atar. Çapaklı gözlerle karşımda durursanız ayıp olmaz mı?

Uyandığınızı sanmıyorum, hala ruhunuz uykuda ve hiç bir zaman uyanamayacaksın insanoğlu.

Kandırılmaya ne kadar müsaitiz değil mi? Tatlı dile, gülen yüze; mis kokulu bir boyuna. İnsan insanın boynunu koklamalı. Yok yok gidip şoför amcanın boynunu koklamayın, eşinizin boynunu koklayın, sevdiğinizin boynunu koklayın. Parfümler insanı kandırır. İnsanın öz kokusu hakikattır.

Ey İnsan Evladı,

Kandırıyorlar bizi diyorum nesini anlamıyorsunuz? Küçük yaşta başlıyorlar, acımadan. Öcülerle, “bak amca çok kızarlar”‘la.

Masallarla uyutuyorlar çocukları. Mecaz anlamda, ayakta uyutuyorlar. Kandırıyorlar. Her masalın mutlu bittiğini söylüyorlar. Hayatın gerçeğini söylemiyorlar çocuklara. İlk düşüşte şok yaşıyor mutlu sona alışkın çocuk, affalıyor. Gerçekle tanışması zaman alıyor.

065014-snow-white

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler neyi anlatıyor?

7 tane cüce ve sağlıklı erkeğin, genç ve güzel bir kıza aşık olamayacağını mı?  Cücelerin sevmeye hakkı olmadığını mı anlatıyor? Güzel kızlar yakışıklı erkeklere mi aittir? Çirkinler sevemez mi? Yakışıklı olmayan erkeklerin güzel kızlarla birlikte olamayacağını bize masallar iteledi. İlkokulda her sınıfta güzel bir kız olur ve o sınıfın en yakışıklısına bakardı. Yalan mı söylüyorum, hatırlasanıza. Bunun sebebi masallardır.

Çirkin ve şişmanlarlar masallarda kötü karakter, şişman ama sevimli tipler tonton karakterde olur. Dikkat etmediniz mi? Açın gözlerinizi ey insanoğlu bakmayın şaşı. Şişmanların da sevmeye sevişmeye hakkı var. Masallara göre ölsünler.

Masalın özüne inmiyorsunuz. Delirtmeyin beni bu kadar yüzeysel bakmayın duruma. Çocuklarınıza okuduğunuz şeylere siz inanıyorsunuz, çocuklar ne yapsın? Dede Korkut okuyun, okutun. Kendi masallarınızı üretin. En azından çocuğunuzu siz kandırın. Evde kandırılmış çocuk daha sağlıklı olmaz mı? Dışarıda ne katıyorlar içine belli değil.

Eyyy Pamuk Prenses sen kimsin ya?

Hikaye iki şekilde analiz edilebilir ve masalın ismi o şekilde değişir;

1- Pamuk Prensesi Yedi Cüceler:

İnsanları ayıran, sınıflara sokan insanoğlunu ve sınıfa, şekile sokulan insan evladının dünyaya isyanının dışa vurumunu anlatır. Devamlı itelenen ve toplum tarafından kabul görmeyen cüceler ormanın derinliklerinde yaşamaya mahkum kalır. Toplumdan soyutlanan cüceler kendi karakterleriyle isim bulur. Sapık Cüce, Kinci Cüce, Uyanık Cüce, Hapçı Cüce, İyimser Cüce, Karaktersiz Cüce ve Yalancı Cüce. Kendi içlerinde yaşamaktayken evlerine çıkagelen prensesle ne yapacaklarını bilemezler. Asosyalliğin tavan yaptığı cüceler konuşacak iki kelime bulamaz. Halbuki Pamuk Prenses bir o kadar şen şakrak. Neden mi? Güzel. Neden mi? Dünya etrafında dönüyor çünkü. Bayılttıkları prensese tecavüze kalkışan Sapık Cüceyi geri kalan 6 cüce döver mırdar mı edecen nimeti derler ve sonra Pamuk Prensesi bildiğiniz yerler. Açlık sınırında yaşayan cüceler haksız mı? İnsan insanı yer mi? Günümüzde insan insanı yemiyor mu?

Bu masalda kötü kalpli cadı yok çünkü insanoğlunun kendisi kötü. Yakışıklı Prens’te yok çünkü bütün güzel kızlar etrafında dönüyor. Her gece haplanıp, içip birisiyle uyanıyor.

Bu değil mi hayatın gerçeği? Kötülüğü biz yaratmıyor muyuz? Toplumdan dışlanan insanoğlu kötü olmuyor mu?

2- Pamuk Prenses Yedi Cüceleri:

İnsanoğlunun kötülüğünden ve yozlaşmasından sıkılın yedi iyi arkadaş cüce ormanın içine yaptırdıkları malikhanede yaşamlarını sürdürürler. Masum Cüce, Şerefli Cüce, İyi Kalpli Cüce, Sevgili Cüce, Tonton Cüce, Onurlu Cüce ve Çalışkan Cüce.

Şimdiye kadar bileklerinin hakkıyla çalışıp kazandıkları paralarla bir ömür boyu yaşayabileceklerini biliyorlardı ve paylaşmanın esas olduğuna inanıyorlardı. Ancak insanoğlunun aç gözlülüğü ve daha çok istemeleri, yalandan kurulan dostluklar ve riyakarlık canlarına tak ettirmişti. Kendilerini hayatlarının sonuna kadara huzurla yaşamak istedikleri bu yerde bulmuşlardı. Anlayacağınız çok zengin ve iyi insanlardı. Tam bir Hulusi Kentmen.

Ancak kötülük boş durur mu? Şehirdeyken takibe alındıklarından haberleri yok cücelerin. Genç ve güzel ancak ruhu kötülükle, aç gözlülükle yoğurulan Pamuk (lafın gelişi) Prenses onları ormanın derinliklerinde bulur cüceleri. Cüceleri kandırması kolay anlatır: “Abilerim beni benden yaşça büyük ve çirkin biriyle başlık parası nedeniyle evlendirmek istediler, bende düğünden kaçtım; beni bulurlarsa öldürürler.”

Cüceler iyiliğin hala dünyada var olduğunu ispatlarcasına güzel kıza ellerinden gelen misafirperverliği gösterir. Prenseste “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” dercesine ev işlerine verir kendini. Yemekler, tatlılar. Güzel şarkılar. Ama herkes köşesine çekildiğinde akşamları her gün bir cüceyi zehirler, işveler edalarla kendini aşık eder. 7 tane erkek zaten hormonların tavan yaptığından haberdarlar ve birbirlerinden habersiz kıza aşık olurlar. Pamuk Prenses bildiğiniz Kaşar Prenses olur. Kaşarlık parayla değil ki. Her gece birine gösterir ama elletmez. Helalimle al beni der.

Gel zaman git zaman durumun farkına varan cüceler, testosteronun esiri olarak birbirlerine girerler. Ancak kız malı mülkü üzerine almış, parayı cukkalamıştır. İyi cüceler durumu farkettiklerinde kendilerini ormanda farklı ağaçlara bağlı bulur ve ölüme terkedilmişlerdir. Kimse kurtaramaz.

Güzelliğin her türlü başa bela olduğunu farkettiniz mi? Aç gözlülük insanlığın en büyük düşmanı. Kalabalıktan uzaklaşan kendini soyutlayan insanlara daha anlayışla bakabilirsiniz belki artık. Kötülüğü de, düşmanlığı da biz var ediyoruz. Allah bize paylaşmayı ve kardeşliği emrediyor. Her dinde ve kitapta.

Ey Yurttaşlarım,

Anladınız mı ayakta uyutulduğumuzu? İlla gözünüze mi sokmak gerek bazı şeyleri.

Neden Keloğlan masalı bu kadar popüler değil? Çünkü Keloğlan gerçekçi, ne olduğunu bilen, ağzına geleni söyleyen ve burnunun dikine giden bir karakter. Anne babalar çirkini anlatmak istemiyor. Hep güzel olsun istiyorlar. Dünya bu kadar güzel değil ki. Gerçekler işlerine gelmiyor.

Kandırıyorlar bizi, inandırmak istedikleri şeylere yönlendiriyorlar. Ya Se Se ya da Si Si bir şekilde götürüyorlar bizi. Konuşarak, paylaşarak ve empati yaparak kurtulabiliriz ancak.

Hala neyi düşünüyorsun ey insan evladı?

Masalların masumiyeti kandırmaktan geçiyor. Yalnızca anne karnındadır masumiyet. Dünyayla tanışan her insan evladı kirlenir. Yeter ki o kiri unutmadan yaşayabilmek.

Neden öyle bakıyorsunuz? Hatam mı var? Hatalıysam aramayın, aramızda kalsın.

Nasıl olsa İskeletler Diyarı’nda bir et parçasıyım…

 

Siyah, Geceye Yakışır.

Yaz Saati Uygulaması – Kış Saati Uygulaması zımbırtısı yine kendini hissettirmeye başladı. Sabah karanlığa uyanıp, kapkara bir havada yola düşüyoruz. İnsanın canı ister istemez sıkılıyor, psikolojik olarak çöküntü yaşıyoruz. Sokakta yürürken kedi-köpek bile görmüyorum. Yoldan geçen arabaların farları gözümü alıyor, tavşan gibi kilitleniyorum. Enerji tasarrufu yapalım derken sağlığımızdan olacağız.

Karanlık dediğin zaman insanın aklına akşam, gece gelir. Sabah karanlık olmamalı, insanoğlu doğan güneşle sokağa çıkmalı. Bulutların arkasında bile olsa orada olduğunu bilmek bize yeter. Tabi ki çok erkenden sokağa düşen, işine yetişmeye çalışan insanlara saygı duyuyorum.

Ama karanlık hep insanoğlunda kötülüğü ya da fenalığı temsil etmiştir. -Gece sokağa çıkma başına iş gelir.- Gündüz kötülüğü kovar mı ki? İnsanoğlu kötü olmayagörsün gündüz-gece dinler mi ki? Karanlık sokakları örttüğünde daha mı az güvenli olur sokaklar ya da insan evlatları daha mı tehlikeli olur?

Biz insanoğlu bazı şeylere değer biçmeyi çok seviyoruz. -Kara kedi uğursuzluk getirir- Kedinin bunda suçu nedir? Siyah saçlı insanlarda bu durum söz konusu mudur? Siyaha nedir bu düşmanlık? Kimisi siyaha asalet der; kimisi matem der. Bazıları satanist misin der. Siyah karanlığın kendisidir ancak karanlık herşeyi örten değil midir? Gece başımızı yastığa koyduğumuzda kendimizi gecenin karanlığına teslim etmiyor muyuz sevabıyla, günahıyla? Siyah herkesin üstünü aynı şekilde örtüyor. Teslim olma şekillerimiz farkı sadece.

17 Ağustos depremi gece olduğu için geceye suç bulmadık mı? Hepimizin canı yandı, aynı gözyaşlarını döktük. Hatırlayın gündüz eve girer, gece çıkardık dışarı çünkü deprem gece olurdu. Karanlık hep kötüydü. Gündüz hiç birşey olmamış gibi yaşar; geceleri korkuyla sokakta yatardık. Kötülük gece olurdu.

Gece sokakları örttüğünde her insan eşit olmuyor mu? Fakiri de zengini de, iyisi de kötüsü de…

Siyah renge suç bulduk, yerin dibine soktuk. Beyazı baş tacı yaptık. Sormadık siyaha; “Sende beyazdın yaşadıkça kirlendin, karaya büründün neden?” diye.

Siyah, baskı dilinde “Key”‘dir. Yani renklerin toplamıdır. CMYK (Cyan, Magenta, Yellow, Key) toplamı siyahtır. Yani tüm renkleri içinde barındırır aslında siyah. Her renkte vardır siyah.

Siyah hayatımızın içindedir. Ona değer biçmeden önce düşünmemiz gerekir.

Ama insanoğlu karanlıkla yola düşmemelidir sabahları. Siyah geceye yakışır, sabah aydınlık olmalıdır.